Sayfalar

12 Eylül’ü Nasıl Hatırlıyoruz? Medya Bize Nasıl Anlattı?

İlkokulun ilk yıllarında bir çocuktum.

O gün sokaklar boştu. Dükkânlar kapalıydı. Her zamankinden farklı, tuhaf bir sessizlik vardı.

Biz yine sokakta oynuyorduk.

Sonra birileri “Haydi, artık içeri girin!” dedi.

"Sokağa çıkma yasağı" ilan edilmişti.

Gazetecilik Ölüyor mu?

“Gazetecilik de öldü be hocam!” 

Tatilde yeni tanıştığım biri, gazetecilik bölümü öğretim üyesi olduğumu öğrenince ilk olarak bunu söyledi.

Gülümsedim. 

Ama cümle aklımda kaldı.

“Niye?” Deyip Geçmeyin: Bir Kelimeyle Kavga Çıkar mı?


Masum gibi görünen tek bir kelime, çok büyük bir tartışmanın fitilini ateşleyebilir mi?

Tek bir soru, güzel başlayan bir sohbeti bir anda başka bir yere götürebilir mi?

Ağzımızdan düşünmeden çıkan küçücük bir sözcük, karşımızdaki insanın yüzünü düşürebilir, sesinin tonunu değiştirebilir, onu savunmaya geçirebilir; hatta bir anda karşı cepheye itebilir mi?

Hayat Otobüsünüzün Direksiyonunda Kim Var?

Onun için kötü bir pazartesi sabahı...

İşler yolunda gitmiyor, işyerinde sorunlar bitmiyor, evlilikte işler bağırıp çağırma noktasına gelmiş; öfke, karamsarlık ve mutsuzluk birbirine karışmış. Tam bir kaosun ortasında, bir girdaba kapılmış gibi giderek daha derine çekildiğini, kimi zaman nefessiz kaldığını hissediyor.

Çok teşekkür ederim...

Bugün bizim için özel bir gün…

Yıllar önce başlayan hikâyemizde ne çok şey biriktirmişiz. Güzel günler, zor zamanlar, telaşlar, susmalar, kahkahalar, kırgınlıklar, yeniden birbirimizi bulmalar… Eskişehir’den Bodrum’a uzanan bir hayat ve hepsinin ortasında büyüttüğümüz bir yuva, kızımız, anılarımız…

Bir Sağlık Kurumunda Yaşananların Sorgulattıkları: İnsan Yüreği Giderek Taşlaşıyor mu?

Turgutreis'teyiz. Kızımın bir şikâyetini danışmak üzere misafir hasta olarak yakındaki bir ASM’ye gidelim dedik.

Saat 15.00 civarı...

Dışarısı yaklaşık 35 derece. İçeride klima çalışıyor. Salonda çoğu orta yaşın üzerinde insanlar, emekliler, kadınlar, birkaç genç ve çocuk... Girişte solda bir bilgisayar, önünde kimi yazılar... Ama masada sekreter ya da danışılacak bir görevli yok.

Erken Gidenlere Selam Olsun…

Halam Nimet Altun’u kaybettik.

Bir süredir amansız bir hastalıkla mücadele ediyordu. Acı haber, sabah telefonumda gördüğüm kardeşimin cevapsız aramasıyla geldi.

Sabah sabah aradığını görünce içime bir ürperti düştü. Geri aradığımda, hissettiğim gerçeği kulaklarımla duydum:

“Nimet Hala’mızı kaybettik…”

Sevgi Dilinizi Biliyor musunuz? Ya da Sevmeyi?

Yaz tatilinde kitap raflarını karıştırmaya devam...

Bugünlerde üzerinde konuşmaya değer olduğunu düşündüğüm ilginç ve önemli bir kitap var elimde: Gary Chapman’ın Beş Sevgi Dili...

Neden Hep Aynı Hikâyeyi Yaşıyoruz? Yoksa bugün aslında dün müydü?

Her sabah yatakta gözünüzü açtığınızda, ne yaparsanız yapın her şeyin dün sabahki gibi olduğunu ve aynı güne tekrar tekrar uyandığınızı düşünün…

Aynı oda, aynı saat, aynı sesler, aynı insanlar, aynı konuşmalar ve tekrar eden aynı olaylar…

1993 yapımı “Bugün Aslında Dündü” filmini izlediniz mi bilmiyorum; ancak filmin konusu tam da budur. Filmin kahramanı her gün aynı şeyleri tekrar tekrar yaşar. Kopardığı takvim yaprağı bile ertesi sabah geri gelmiştir. Ne yaparsa yapsın, aynı günü yeniden yaşamaktan kurtulamaz.

Tekrar Eden Düşünce ve İlişki Örüntülerinizi Keşfedin: Yedi Adımlı Kişisel Farkındalık Çalışması

İnsanlar değişir, olaylar değişir, yaşadığımız ortamlar değişir… Fakat bazen içimizde yaşanan şey pek değişmez.

Bir ilişkide yeniden terk edileceğimizden korkarız. İhtiyacımızı söylemekten yine çekiniriz. Başkalarının yükünü tekrar üzerimize alırız. İnsanların niyetlerinden kuşkulanırız. Hata yapmamak için kendimize ağır bir baskı uygularız. Başarılı olduğumuz hâlde yaptığımızı yeterli bulmayız.

Kişiler ve olaylar farklı olsa da benzer düşünceler, duygular ve ilişki biçimleri hayatımızda tekrar ediyor olabilir.

Peki, neden?

DOA Depozito İade Sistemi: Bir Şişeyi İade Etmek Neden Bu Kadar Zor?

“Koskoca profesör olmuşum; geri dönüşüm sistemi başlamış, öncülük etmek bana düşmez mi?” dedim kendi kendime.

Yıllardır Kalabak suyu damacanalarının ağzından çıkan plastik parçaları, pet şişe kapaklarını ve kullanılmış pilleri ayrı ayrı biriktirip teslim eden sorumlu bir vatandaş sayılırım.

Bir Balıkçı Kafede Kütüphane Olur mu?

Sabahları balık tezgâhlarının kurulduğu, gelenin geçenin bir bardak çay içip iki çift söz ettiği, balıkçı barınağının kıyısında mütevazı bir mekân burası.

Turgutreis Meydan’da…

Çayı da harika!

İHTİYAR BİR DELİKANLIYLA SOHBETLER: İnsan İlla İz Bırakmak Zorunda mı?

“Macron’a Eskişehir’i gezdiremedin ama,” dedi Kemal amca, “sanıyorum bana, ona göstereceğinden daha fazla yer gösterdin…”

Gülüştük.

Geçen yaz o bizi Frankfurt’ta oradan oraya gezdirmişti. Bu yaz da biz onu Eskişehir’de misafir etmek, şehrimizi elimizden geldiğince tanıtmak istedik.

YKS’de İstediğimiz Olmadıysa Her Şey Bitti mi?

“Kaç puan aldın?”

Belki de bugünlerde gençler arasında en çok sorulan soru bu.

Kimilerinin gururla yanıtladığı, kimilerinin ise duyulmasından bile endişe ettiği bir soru…

Yalnızca gençler değil, ebeveynler de birbirlerine soruyor:

“Seninki kaç puan aldı?”

Liseler kaç öğrencisinin dereceye girdiğini duyuruyor. Üniversiteler başarılı öğrencileri kendilerine çekmek, yeni bölümlerini tanıtmak ve tercih döneminden pay almak için reklam yarışına giriyor.

Bu yazıda kazananları değil, istediği sonucu alamayanları anlatmak istiyorum.

İletişim Becerileri Testi: Ne Kadar İyi Dinliyor, Anlıyor ve Anlaşılıyorsunuz?

İletişim yalnızca konuşmak değildir. Dinlemek, anlamak, anlaşılmak, duyguları yönetebilmek, çatışmaları büyütmeden konuşabilmek ve farklı insanlarla uygun bir dil kurabilmektir.

Bazen evde çok rahat konuşuruz ama iş yerinde kendimizi ifade etmekte zorlanırız. Bazen arkadaşlarımızla açık bir iletişim kurarız ama aile içinde aynı açıklığı gösteremeyiz. Bazen de iyi niyetle söylediğimiz bir söz, karşı tarafta bambaşka bir anlama dönüşebilir.

Bu test, iletişim becerilerinize bireysel, ilişkisel ve kurumsal açıdan bakmanıza yardımcı olmak amacıyla hazırlanmıştır.

'Media and Health Literacy in the Digital Age' kitabımız yayımlandı

 

Günümüzde sağlıkla ilgili bilgiye ulaşmak, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kolay. Bir hastalık belirtisini, bir tedavi önerisini, bir ilacın yan etkisini, bir beslenme tavsiyesini ya da bir sağlık iddiasını birkaç saniye içinde arayabiliyoruz. Fakat aynı kolaylık, beraberinde çok daha zor bir soruyu getiriyor:

Ulaştığımız bilgi doğru mu?
Güvenilir mi?
Bilimsel mi?
Kim tarafından, hangi amaçla, hangi bağlamda üretilmiş?

Macron Eskişehir’e Gelir mi?


Sonunda beklenen NATO toplantısı başladı.

"Artık Ankara’ya gidilmez."

Çünkü yollar, güzergâhlar, güvenlik önlemleri, konvoylar derken sanıyorum sıradan vatandaş için Ankara şu anda gezmek ya da alışverişe çıkmak için tercih edilecek bir rota gibi görünmüyor.

Neyse ki biz aile olarak o işleri geçen hafta yapmıştık. Oradayken aklıma gelen şeyi de eve dönünce yazmıştım.

Fransa Cumhurbaşkanı Sayın Emmanuel Macron’a bir çağrı yapmış; Ankara’ya kadar gelmişken kendisini Eskişehir’de, hatta evimde misafir etmek istediğimi samimi bir dille açıklamıştım.

Yazı yayımlandıktan sonra arayanlar oldu, mesaj yazanlar oldu, sosyal medyada yorum yapanlar oldu.

Sayın Macron, Sizi Eskişehir’e Davet Etmek İstiyorum

Sayın Emmanuel Macron,

Dün ailemle birlikte Ankara’daydım.

Trafikte ağır ağır ilerlerken şehrin kalabalığına, yollara, binalara, insan telaşına bakıyordum. Birden aklıma siz geldiniz.

Yakında NATO toplantısı nedeniyle Türkiye’ye geleceksiniz. Eminim Ankara’da oldukça yoğun bir programınız olacaktır. Toplantılar, görüşmeler, tartışmalar, protokol, bürokrasi, güvenlik, sınırlı zamanlar, makyajlı sokaklar, kontrollü güzergâhlar…

Bütün bunlar elbette kendi ciddiyeti içinde ilerleyecek.

Ama Ankara’ya kadar gelmişken, eğer programınız ve gönlünüz uygun olursa, sizi Eskişehir’e davet etmek istiyorum.

Eskişehir’de Başka Gezilecek Yer Yok mu?

1989’dan beri Eskişehir’deyim.

Özel yetenek sınavlarına girmek için geldiğim o ilk günden bu yana bu şehirde öğrencilik yaptım, gazetecilik yaptım, radyoculuk yaptım, televizyonculuk yaptım. Hocalık yaptım, yöneticilik yaptım, dostluklar biriktirdim. Sokaklarında yürüdüm, kahvelerinde oturdum, fakültelerinde yaşlandım.

Eskişehir Kent Ltd.Ş. ve Belkent A.Ş. çalışanlarına kurumsal iletişim eğitimi

Eskişehir Kent A.Ş. ve Belkent A.Ş. çalışanları, Prof. Dr. Erkan Yüksel tarafından verilen kurumsal iletişim ve etkili iletişim eğitiminde bir araya geldi. Programda, kurum içi iletişimin güçlendirilmesi, hizmet kalitesinin artırılması ve vatandaşla daha sağlıklı iletişim kurulması hedeflendi.

Belkent Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Kerim Banar’ın davetiyle düzenlenen programa, Kentaş Genel Müdürü Gökhan Durmaz da eşlik etti. Eğitimde kurum içi iletişim, davranış tarzları, etkili dinleme, empati, geri bildirim, çatışma yönetimi ve çalışma yaşamında iletişim becerileri konuları ele alındı.

En büyük zenginlik: Bir İpin Hesabı Nasıl Verilir?


Yaz kapıya dayanınca insanın içinde tuhaf bir toparlanma isteği beliriyor.

Dolapları topluyoruz. Bavulları çıkarıyoruz. Evin eksiklerine bakıyoruz. Arabaya bakım yaptırıyoruz. Gideceksek yol planı yapıyoruz. Kalacaksak evin serin köşelerini düşünüyoruz. Bir yerlere yetişme telaşı biraz azalsın, takvim biraz seyrelsin, telefon biraz sussun istiyoruz.

Ama galiba insan bazen eşyasını toplarken içini toplamayı unutuyor.

Tam da böyle bir zamanda, şöyle bir hikaye çıktı karşıma…

Rivayet odur ki çok eski zamanlarda epey zengin bir adam varmış.

Şeytan Bunun Neresinde?

Hikâyeyi kayınpederim Aydın Nefesoğlu anlattı…

Şeytanın yolu bir gün bir köye düşer. “Nereden, nasıl bir fesatlık çıkarsam?” diye düşünürken gözü, inek sağan genç bir kadına takılır. Az ötede de ineğin buzağısı, yani yavrusu, bir ağaca bağlı durmaktadır.

Şeytan bir süre onları izler. Sonra usulca gider, buzağının ipini azıcık gevşetir.

Annesinin sütüne hasret kalan buzağı, çekiştire çekiştire sonunda gevşetilmiş olan yularını koparır. Koşarak annesini emmeye giderken süt kovasına çarpar ve kovayı devirir.

Sağdığı süt ziyan olan genç kadın öfkeye kapılır. Eline geçirdiği odunla buzağıya vurur. Buzağı ağır biçimde yaralanır.

Duruma sinirlenen inek, bir tekmeyle kadını yere yıkar. Kadın oracıkta can verir.

Dedikodu Bir Hastalık mı?

“Çikolatalı gofret sevmeyen var mı?”

Çoğumuz severiz herhalde. Tatlıdır, her yerde satılır, ucuzdur, hoşluk yaratır, ikramlıktır. Pek geriye çevireni olmaz.

Ama herkes için aynı sonuçları doğurmaz. Çoğumuz için küçük bir keyif olsa da kimileri için alerji sebebidir. Kendini tutamayan, paket paket yiyenler için kilo problemidir. Şeker sorunu yaşayanlar için de büyük bir tehlikedir.

Aslında dedikodu da biraz böyledir.

İlk anda masum bir sohbet gibi görünür. İnsan merak eder, dinler, anlatır, yorum yapar. Hatta bazen “Ne var canım, konuşuyoruz işte” diye düşünür.

Ama her tatlı şey nasıl masum değilse, her konuşma da zararsız değildir.

Gelin bu yazıda biraz dedikodunun yan etkilerinden söz edelim.


Kurumsal İletişim mi, Liderin Vitrini mi?



Bugüne kadar üç farklı üniversitede kurumsal iletişim alanında pek çok çalışmanın içinde bulundum. Farklı dönemlerde pek çok rektörle, yöneticiyle, akademisyenle ve iletişim ekibiyle birlikte çalıştım. Kimi zaman bir etkinliğin hazırlığında, kimi zaman bir basın duyurusunun yazımında, kimi zaman bir strateji toplantısında, kimi zaman da kurumun dış dünyaya nasıl göründüğünü tartıştığımız uzun değerlendirmelerde yer aldım.

Yalnızca Türkiye’de değil, yurt dışında da pek çok üniversitenin kurumsal iletişim birimini ve medya kuruluşunu ziyaret etme; oradaki işleyişi, yaklaşımı ve iletişim kültürünü yerinde gözlemleme imkânım oldu.

Bütün bu deneyimler bana şunu gösterdi: Kurumsal iletişim, yıllar içinde yalnızca kullanılan araçlar bakımından değil, bakış açısı bakımından da önemli bir dönüşüm geçirdi.

Yeni Kitabımız: Health Communication in Otorhinolaryngology

Uzun, yoğun ve emek dolu bir çalışmanın ardından yeni kitabımız Health Communication in Otorhinolaryngology, uluslararası yayınevi Nova Science Publishers tarafından yayımlandı.

Kitabımız; sağlık iletişimi ile kulak burun boğaz alanını bir araya getiren, disiplinlerarası ve uluslararası nitelikte bir çalışma olarak hazırlandı. 

İngilizce yayımlanmış olması, kitabın yalnızca Türkiye’de değil, farklı ülkelerdeki araştırmacılara, hekimlere, sağlık profesyonellerine, akademisyenlere ve öğrencilere de ulaşmasını mümkün kılıyor.

Ne Kadar Zenginsiniz?


Bugüne kadar kaç kitap okudunuz?

Banka hesabınızda ne kadar para var?

Evinizi, arabanızı, birikiminizi ve sahip olduğunuz her şeyi yan yana koysanız toplam servetiniz ne eder?

Peki cep telefonunuzda kayıtlı kaç kişi var?

Bu kişilerden kaçını gerçekten arayabilirsiniz?

Bir sıkıntınız olduğunda, “Beni dinler, bana el verir, beni yargılamadan anlar” diyebileceğiniz kaç insan var hayatınızda?

Hayat Zenginliği Testi: Gerçekten Ne Kadar Zenginsiniz?


Zenginlik yalnızca para, gelir ya da sahip olunan mal varlığıyla ilgili değildir. İnsan; sağlığıyla, kendine verdiği değerle, ilişkileriyle, yaptığı işten ya da uğraştan aldığı doyumla, maddi dengesini yönetebilmesiyle ve hayatında anlam bulabilmesiyle de zenginleşir.

Bu kısa test, yaşamınızı altı temel alanda değerlendirmenize yardımcı olmak amacıyla hazırlanmıştır: sağlık ve iyi oluş, kendilik değeri, ilişkisel zenginlik, üretkenlik ve katkı, maddi denge, yaşam amacı ve içsel doyum.

Bu bayram hangi kurdu besliyoruz?


Yaşlı bir Kızılderili, bir gün torunuyla birlikte yürürken biri siyah, diğeri beyaz iki kurdun kavgasına tanık olur. Bir süre sessizce izlerler.

Sonra bilge adam torununa döner ve şöyle der:

“İnsanın içinde de iki kurt yaşar. Bu iki kurt sürekli birbiriyle kavga eder. Birinin içinde öfke, kin, kıskançlık, kaygı, korku, hırs, kibir, bencillik ve kötülük vardır. Diğerinin içinde ise sevgi, umut, barış, tevazu, anlayış, merhamet, cömertlik, doğruluk, iyilik ve inanç…”

Çocuk merakla sorar: “Peki dede, hangisi kazanır?”

Yaşlı adamın cevap verir: “Sen hangisini beslersen, o kazanır.”

İçimizde iki ses vardır. Biri bize kırgınlıkları, yorgunlukları, endişeleri, eksikleri ve geçmişte söylenmiş ağır sözleri hatırlatır. Diğeri ise umudu, sevinci, merhameti, affı, paylaşmayı ve yeniden başlamayı fısıldar.

Hangisini beslersek, bayramımız da ona benzer.

Bir de bu yönünü görelim: Atatürk Nasıl Bir İletişimciydi?




Bugün 19 Mayıs. 

Ülkemizin kuruluş yolculuğunun başlangıç anı diyebileceğimiz tarihî bir gün.

Böyle bir günde Mustafa Kemal Atatürk’ü çoğu zaman büyük komutan, devlet kurucusu, devrimci lider ve fikir adamı olarak anarız. Elbette bunların her biri doğrudur. Ancak bu yazıda Atatürk’ün biraz daha az konuşulan bir yönüne, iletişim ve ilişki ustalığına dikkat çekmek istiyorum.

Çünkü Atatürk’ün hayatına baktığımızda onun yalnızca karar veren, emir veren, yöneten bir lider olmadığını görürüz. O, insanları dinleyen, zamanı okuyan, ortamı çözen, sözü doğru yerde kullanan, gerektiğinde susan, gerektiğinde çok net konuşan, gerektiğinde ikna eden, gerektiğinde de sınır koyan bir liderdir.

Bir liderin büyüklüğü de zaten yalnızca ne söylediğinde değil; kime, ne zaman, hangi dille ve hangi amaçla söylediğinde saklıdır.

Yönetici İletişimi: Sözün Tonu, Kurumun İklimi


Anadolu Üniversitesi Personel Daire Başkanlığı Eğitim Şube Müdürlüğü tarafından yürütülen 2026 yılı İdari Personel Gelişim/Eğitim Programları — Anadolu Üniversitesi İDGEP kapsamında, üniversitemizde şef kadrosunda görev yapan personele yönelik “Etkili İletişim” konulu bir eğitim gerçekleştirdik. 

14 Mayıs Perşembe günü düzenlenen eğitimde, iletişimin günlük iş yaşamındaki yerini, yönetici dilinin çalışanlar üzerindeki etkisini ve kurumsal ilişkilerde güven veren iletişimin önemini birlikte değerlendirdik.

Bir kurumda işler yalnızca yazılarla, talimatlarla ya da süreçlerle yürümez. İşlerin nasıl yürüdüğünü çoğu zaman insanlar arasındaki iletişim belirler. Bir sözün nasıl söylendiği, bir talebin nasıl iletildiği, bir uyarının hangi tonda yapıldığı kurum iklimini doğrudan etkiler.

Eğitimde özellikle anlamak, anlaşılmak ve anlaşmak üçlüsü üzerinde durduk. İyi iletişimin yalnızca kendini ifade etmek değil; karşıdakini dinlemek, ihtiyacı fark etmek, mesajı açık ve sakin biçimde iletmek ve ortak bir çözüm zemini oluşturmak olduğunu vurguladık.

Güvenlik Personeline İnsan İlişkileri ve İletişim Becerileri Eğitimi

Bir üniversitenin kapısından içeri girdiğinizde sizi ilk kim karşılar?

Çoğu zaman bir güvenlik görevlisi…

Bazen derse yetişmeye çalışan bir öğrenci, bazen yolunu bulmaya çalışan bir veli, bazen aceleyle geçen bir akademisyen, bazen de gergin ya da öfkeli bir ziyaretçi… Hepsinin ilk temas noktalarından biri güvenlik personelidir.

Bu yüzden güvenlik görevi yalnızca kapıyı, binayı ya da alanı korumak değildir. Aynı zamanda huzuru, düzeni, güven duygusunu ve kurumun insanla kurduğu ilk ilişkiyi de korumaktır.

Anadolu Üniversitesi Personel Daire Başkanlığı Eğitim Şube Müdürlüğü tarafından yürütülen 2026 yılı İdari Personel Gelişim/Eğitim Programları — Anadolu Üniversitesi İDGEP kapsamında, 13 Mayıs 2026 tarihinde Koruma ve Güvenlik Müdürlüğü personeliyle bir araya geldik.

Eğitimde, Koruma ve Güvenlik Müdürlüğü personelinin birinci grubuyla “İnsan İlişkileri ve İletişim Becerileri” üzerine konuştuk.

Nedir Bu 'Liyakat Liyakat' Dedikleri?


Hafta sonu bir ilköğretim öğrencisinden beklemediğim kadar ciddi bir röportaj teklifi aldım. Aynı yaşlardayken ben de merhum hâkim amcam Şemsettin Yüksel ile ilk röportajımı gerçekleştirmiştim. O anı hatırladım ve gülümsedim…

Konu ne, diye sordum.

“Liyakat” dedi.

Hani medya dese, haber dese, iletişim ve ilişkiler dese neyse de; liyakat nereden çıktı diye anlık olarak düşündüm.

Yani tarihin ilk çağlarından beri tartışılan bir konuda; ne de olsa “Sussan Olmaz; Susmasan Olmaz” kitabımın adını aklımdan geçirdim.

“Peki” dedim.

Hastanede İletişim En Çok Nerede Kopuyor?



Management Centre Türkiye (MCT) tarafından her yıl düzenlenen Yönetim Gelişim Zirvesi 26’nın bu yılki konuklarından biri de ben oldum. 7 Mayıs’ta gerçekleştirilen webinar’da, MCT Zirve Küratörü ve Danışmanı Ahmet Eryılmaz’ın sorularını yanıtladım. “Bir Derin Gelişim Örneği: Hastanede İletişim” başlıklı bu sohbette, en dikkat çekici sorulardan biri şuydu: “Hastanede iletişim en çok nerede kopuyor?”

Doğrusu, bu soru yalnızca hastaneleri değil, insanın olduğu bütün kurumları ilgilendiriyor. Ama hastane, meselenin en açık hâliyle görülebildiği yerlerden biri. Çünkü orada üç ayrı dünya var: hasta, klinik ekip ve yönetim. Üçünün de dili farklı, önceliği farklı, beklentisi farklı. Ama üçü de birbirine muhtaç. Birinin eksildiği yerde sistem aksıyor; birinin sesinin duyulmadığı yerde güven zedeleniyor.

Yıllar Sonra Okul Sıralarında Bir Münazara

 

Bahçeşehir Koleji Eskişehir Kampüsü’nde öğrencilerle birlikte “Genç yetişkinler üzerinde çevrenin mi, yoksa ailenin mi etkisi daha çoktur?” başlıklı anlamlı bir münazara etkinliği gerçekleştirdik.

Etkinlikte hükümet tarafında Bahçeşehir Koleji Eskişehir Kampüsü öğrencileri yer aldı. Öğrencilerimiz, genç yetişkinler üzerinde çevrenin etkisinin daha belirleyici olduğunu savundular. Biz ise muhalefet tarafı olarak ailenin bireyin değerleri, kişiliği, karar verme biçimi ve çevreyle kurduğu ilişki üzerindeki daha derin ve kalıcı etkisini vurgulamaya çalıştık.



İdeal Sağlık Yayıncılığı Nasıl Olmalı?


Bir sağlık haberi okursunuz; ertesi gün doktordan randevu alırsınız.

Bir televizyon programında bir uzmanı dinlersiniz; yıllardır kullandığınız ilacı sorgulamaya başlarsınız.

Sosyal medyada bir video görürsünüz; “Acaba bende de mi var?” diye telaşa kapılırsınız.

Bir yakınız size bir bağlantı gönderir: “Mutlaka oku, çok önemli!” der. Siz de okursunuz. Belki inanırsınız. Belki korkarsınız. Belki umutlanırsınız. Belki de farkında olmadan yanlış bir kararın eşiğine gelirsiniz.

İşte sağlık yayıncılığı bu yüzden sıradan bir yayıncılık alanı değildir.

Çünkü sağlık konusunda verilen bilgi, yalnızca zihnimizde kalmaz; davranışımıza, kararımıza, bedenimize ve bazen hayatımıza dokunur.

Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Akademik Dergisi Etkileşim’in son sayısında yayımlanan “Türkiye’de İdeal Sağlık Yayıncılığı İçin Normatif Bir Çerçeve Önerisi” başlıklı akademik makalemde tam da bu sorunun peşine düştüm:

Türkiye’de sağlık yayıncılığı, insan sağlığını önceleyen daha etik, daha güvenilir ve daha sorumlu bir yapıya nasıl kavuşabilir?

Kırgızistan’da İnsan, Kültür ve İletişim: Neler Farklı?


Kırgızistan denilince aklınıza ne geliyor? Geleneksel kıyafetler, atlar, meralar, Tanrı Dağları, Manas Destanı… Peki, Cengiz Aytmatov’un bu toprakların yetiştirdiği büyük bir yazar olduğunu biliyor musunuz? Onun eserlerinden herhangi birini okudunuz mu mesela? Ya da Türk sinemasının unutulmaz filmlerinden Selvi Boylum Al Yazmalımın, aslında Aytmatov’un Kırmızı Eşarp adlı eserinden uyarlandığını? Hani o filmle hafızalarımıza kazınan “sevgi emektir” sözünü…

Neyse, çok uzatmayayım…

Benim zihnimde de Kırgızistan denildiğinde bu bilgi kırıntıları dışında, yeni, güncel ve bugüne ait pek fazla şey olmadığını itiraf etmeliyim.

Evet, bu kez yolum Kırgızistan’a, Bişkek’e düştü. Bu yazıda orada gördüklerimden, hissettiklerimden, beni düşündüren bazı küçük sahnelerden söz etmek istiyorum.

Kırgızistan'ın Başkenti Bişkek'te Uluslararası Kısa Film Festivali'ne konuk olduk

 

Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te, Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı değerli dostum Prof. Dr. Besim Yıldırım’ın ve Radyo, TV ve Sinema Bölümü Başkanı Doç. Dr. Gökçe Yoğurtçu'nun davetiyle çok özel bir kültür-sanat etkinliğine katılma imkânı buldum. 

22 Nisan’da, Bağımsız Devletler Topluluğu, Baltık ve Gürcistan Ülkeleri 14. Uluslararası Kısa Film Festivali kapsamında düzenlenen programa katılmak, benim için yalnızca bir festival deneyimi değil; aynı zamanda sinemanın, kültürün ve akademik dostluğun bir araya geldiği unutulmaz bir hatıra oldu.

Okullarımızı Şiddetten Nasıl Koruyacağız?

2000’li yılların başlarıydı. Bir gün aracımı servise bakım için vermiştim. Bir hocamız, “Ben seni çarşıya bırakayım” dedi. Hocamızın bir oğlu kreşte, diğeri ilkokulda öğrenciydi. Kampüste uğrayıp onları aldık. Sonra hocamız, “Şu fırından da iki ekmek alayım” diyerek arabayı yol kenarına park etti. Ben ön koltukta, çocuklar arka koltukta yalnız kaldık. Baktım çocuklar kendi aralarında kavga gürültü ediyor, birbirleriyle boğuşuyorlar. Belki konu değişir diye sordum:

“Büyüyünce ne olacaksınız?”

Biraz soluklanır gibi oldular. Büyük olan, “Ben Polat Alemdar olacağım, bu da Memati” dedi. Sonra yeniden boğuşmaya başladılar.

Popüler Yayınlar

© Prof. Dr. Erkan Yüksel | www.erkanyuksel.org