Sayfalar

Siyasal İletişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Siyasal İletişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DOA Depozito İade Sistemi: Bir Şişeyi İade Etmek Neden Bu Kadar Zor?

   

“Koskoca profesör olmuşum; geri dönüşüm sistemi başlamış, öncülük etmek bana düşmez mi?” dedim kendi kendime.

Yıllardır Kalabak suyu damacanalarının ağzından çıkan plastik parçaları, pet şişe kapaklarını ve kullanılmış pilleri ayrı ayrı biriktirip teslim eden sorumlu bir vatandaş sayılırım.

En azından kendimi öyle görüyorum.

Bu nedenle Depozitosu Olan Ambalajlar, kısa adıyla DOA uygulamasını duyunca kolları sıvadım. Evde kullandığımız pet ve soda şişelerini, alüminyum kutuları biriktirmeye başladım.

Sayın Macron, Sizi Eskişehir’e Davet Etmek İstiyorum

Sayın Emmanuel Macron,

Dün ailemle birlikte Ankara’daydım.

Trafikte ağır ağır ilerlerken şehrin kalabalığına, yollara, binalara, insan telaşına bakıyordum. Birden aklıma siz geldiniz.

Yakında NATO toplantısı nedeniyle Türkiye’ye geleceksiniz. Eminim Ankara’da oldukça yoğun bir programınız olacaktır. Toplantılar, görüşmeler, tartışmalar, protokol, bürokrasi, güvenlik, sınırlı zamanlar, makyajlı sokaklar, kontrollü güzergâhlar…

Bütün bunlar elbette kendi ciddiyeti içinde ilerleyecek.

Ama Ankara’ya kadar gelmişken, eğer programınız ve gönlünüz uygun olursa, sizi Eskişehir’e davet etmek istiyorum.

Şeytan Bunun Neresinde?

Hikâyeyi kayınpederim Aydın Nefesoğlu anlattı…

Şeytanın yolu bir gün bir köye düşer. “Nereden, nasıl bir fesatlık çıkarsam?” diye düşünürken gözü, inek sağan genç bir kadına takılır. Az ötede de ineğin buzağısı, yani yavrusu, bir ağaca bağlı durmaktadır.

Şeytan bir süre onları izler. Sonra usulca gider, buzağının ipini azıcık gevşetir.

Annesinin sütüne hasret kalan buzağı, çekiştire çekiştire sonunda gevşetilmiş olan yularını koparır. Koşarak annesini emmeye giderken süt kovasına çarpar ve kovayı devirir.

Sağdığı süt ziyan olan genç kadın öfkeye kapılır. Eline geçirdiği odunla buzağıya vurur. Buzağı ağır biçimde yaralanır.

Duruma sinirlenen inek, bir tekmeyle kadını yere yıkar. Kadın oracıkta can verir.

Bu bayram hangi kurdu besliyoruz?


Yaşlı bir Kızılderili, bir gün torunuyla birlikte yürürken biri siyah, diğeri beyaz iki kurdun kavgasına tanık olur. Bir süre sessizce izlerler.

Sonra bilge adam torununa döner ve şöyle der:

“İnsanın içinde de iki kurt yaşar. Bu iki kurt sürekli birbiriyle kavga eder. Birinin içinde öfke, kin, kıskançlık, kaygı, korku, hırs, kibir, bencillik ve kötülük vardır. Diğerinin içinde ise sevgi, umut, barış, tevazu, anlayış, merhamet, cömertlik, doğruluk, iyilik ve inanç…”

Çocuk merakla sorar: “Peki dede, hangisi kazanır?”

Yaşlı adamın cevap verir: “Sen hangisini beslersen, o kazanır.”

İçimizde iki ses vardır. Biri bize kırgınlıkları, yorgunlukları, endişeleri, eksikleri ve geçmişte söylenmiş ağır sözleri hatırlatır. Diğeri ise umudu, sevinci, merhameti, affı, paylaşmayı ve yeniden başlamayı fısıldar.

Hangisini beslersek, bayramımız da ona benzer.

Okullarımızı Şiddetten Nasıl Koruyacağız?

2000’li yılların başlarıydı. Bir gün aracımı servise bakım için vermiştim. Bir hocamız, “Ben seni çarşıya bırakayım” dedi. Hocamızın bir oğlu kreşte, diğeri ilkokulda öğrenciydi. Kampüste uğrayıp onları aldık. Sonra hocamız, “Şu fırından da iki ekmek alayım” diyerek arabayı yol kenarına park etti. Ben ön koltukta, çocuklar arka koltukta yalnız kaldık. Baktım çocuklar kendi aralarında kavga gürültü ediyor, birbirleriyle boğuşuyorlar. Belki konu değişir diye sordum:

“Büyüyünce ne olacaksınız?”

Biraz soluklanır gibi oldular. Büyük olan, “Ben Polat Alemdar olacağım, bu da Memati” dedi. Sonra yeniden boğuşmaya başladılar.

“Değersizlik” davranışlarımızı nasıl yönetir?

 

Uzun süredir “neden insanlar böyle davranıyor?” diye düşündüğüm bir konuyu bu yazıda ele almak istedim.

Hem bireysel hayatlarımızda hem de toplumsal ilişkilerimizde, birçok şeyi anlamamıza ve açıklamamıza yardımcı olabilecek önemli bir kavram var: Değersizlik.

Niyetim kimseyi etiketlemek ya da bir şeylere teşhis koymak değil. Yalnızca değersizliğin getirdiklerine ve götürdüklerine bir ayna tutmak istiyorum. Kendimize, başkalarına ve toplumsal hayatımıza bir de bu açıdan bakmanın önemli olabileceğini düşünüyorum.

Denetim gidince, düzen neden gider?



Okula yeni bir müdür geldi.

Tanışma ve veli toplantısında dedi ki:

“Okulun önüne çocuklarını almaya gelen araçlar ikinci sıra park ederek yaya geçişini engellemesinler, trafiği kilitlemesinler. Ben her okul giriş ve çıkışında kontrol edeceğim, yolda olacağım.”

Bir yıl boyunca her gün—kar demeden, kış demeden—sabah, öğlen, akşam dediğini yaptı da.

Yaza doğru okulun hoparlöründen hâlâ şu ses duyuluyordu:

“Trafiğe engel olan araç sahiplerinin araçlarını…”

Neyse, yeni dönem başladı.

Okul müdürü değişti.

Şimdi isteyen istediği şekilde araçlarını park edip çocuklarını okulun kapısından içeriye teslim edebiliyor.

Kimsenin kimseye aldırdığı, umursadığı, kaale aldığı yok.

Herkes kendi rahatına sonunda erdi…

'Nihilist Penguen' nereye gidiyor? Sürüden ayrılmak özgürlük mü, kaçış mı?

Son günlerde sosyal medyada bir penguen var; ama bildiğimiz penguenlerden değil.

Bir bakıyorsunuz Eskişehir’de bir çay bahçesinde… Bir bakıyorsunuz Ankara’da Kızılay’da… Bir bakıyorsunuz bir ünlünün yanında… Hepsi “tatlı”, “cool”, “sürüyü reddeden” bir karakter gibi paketlenmiş.

Bu kısım önemli: Görüntülerin önemli bir kısmı kurgu/kolaj, bazıları da doğrudan yapay zekâ üretimi; yani penguen “elbette” o şehirlerde gezmiyor ama “kesinlikle” bizim zihinlerimizde gezdiriliyor.

Bazen bir görsel gerçeği anlatmaz; ama bir ruh hâlini çok iyi anlatır.

Ve bu penguen, tam da oraya dokunuyor.

TEST: Benim yöneticimde narsistik örüntü ne kadar güçlü?


Aşağıdaki “2 dakikalık pratik tarama testi”, yöneticinizde narsistik örüntülerin ne ölçüde baskınlaştığına dair hızlı bir fikir verir. 

Amaç “etiketlemek” ya da “tanı koymak” değil; işyerindeki risk düzeyini görüp, yazıda önerilen kayıt–netlik–sınır stratejilerini ne kadar sıkı uygulamanız gerektiğini anlamaktır. 

Testten önce bile işyerinin “havası” çoğu zaman gerçeği fısıldar; bu ölçek, o hissi ölçülü bir çerçeveye oturtmaya yardımcı olur. 

Bu bir “teşhis” testi değil; işyerindeki narsistik liderlik örüntüsü riskini tarayan bir araçtır.

Test, Prof. Dr. Erkan Yüksel tarafından yapay zeka desteğiyle hazırlanmıştır.


Dünya'da ve Türkiye'de Yozlaşma: Nedir, Nedendir? Çıkış Var mı?



Sabahları televizyon izleme şansım neredeyse hiç olmuyor. Gün, dersler, yazılar, toplantılar… Bir bakmışım akşam olmuş. Ama bugün, gündemdeki konularla ilgili olarak eşim “Bir bak, Hakan Ural’ın yorumları çok yerinde” deyince merak ettim. Kanal D’deki Neler Oluyor Hayatta programını geriye alıp izledim. Üçüncü sayfa haberleri ya da “marazi” diye etiketlediğimiz olayları konuşurlarken Ural’ın bir cümlesi bende bu yazının kıvılcımını çaktı:

“Artık her şey yozlaştı… Her konuyu insanın yozlaşık olduğunu bilerek değerlendirelim.”

Sert bir cümle. Hatta biraz “düşürücü” bir cümle. İnsan, böyle bir cümleyi duyunca ya savunmaya geçiyor ya da içinden “Evet, galiba haklı” deyip bir tür yorgun kabullenişe kayıyor. Ben ikisinin ortasında kaldım. Çünkü uzun süredir ana haber bültenlerinde bu tür olayları özellikle izlemiyordum. Toplumun “bu kadar” yozlaştığı tespiti bana ağır geliyordu. Çoğu kişinin yaptığı gibi, belki de görmezden gelmeyi tercih ediyordum.

Ama bugün izlediklerim şunu düşündürdü: Biz neyi konuşuyoruz? Sadece olayları mı, yoksa bir “yeni normal”i mi?


"Dünden Bugüne Cumhuriyet’in Kazanımları"na İlişkin Kişisel Bir Hikâye

 

Bugün Cumhuriyetimizin 102. yılını kutluyoruz. Bir asırda nereden nereye geldik; neleri başardık, neleri başaramadık… Bir muhasebesini çıkarayım istedim...

Bu yazıda kendi çocukluğumu anlattım. Duyduklarımı, gördüklerimi, şahit olduklarımı…

Gerçi henüz 50’li yaşların başında olsam da, o günden bugüne neler değişti, kısaca özetlemeye çalıştım.

Benim hikayem’ aynı zamanda Cumhuriyet’in de bir hikayesi…

'Tembel' bir toplum muyuz?



Bir arkadaşım dert yanıyor: “Üretmiyoruz, tüketiyoruz; çok tembel bir toplumuz.”

Gerçekten öyle mi? Yoksa hikâye daha mı karmaşık? İstediğimiz yerde olamayışımızın altında “tembellik” mi yatıyor; yoksa akıllı, verimli ve üretken çalışmayı mümkün kılan bir sistemi kuramamış olmamız mı? Başka bir deyişle, sorun bizde mi, yoksa sistemde mi?

Mustafa Kemal Atatürk’ün o bilinen sözü kulağımda: “Türk milleti çalışkandır, Türk milleti zekidir… yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir.”


Peki o meşaleyi bugün nerede taşıyoruz? 

Gelin, birlikte konuşalım.

Astroloji ekranda niye bu kadar çok tutuyor?



İSTER inanın ister inanmayın; televizyonu açtığınız anda er ya da geç bir burç yorumcusunun cümleleriyle karşılaşıyorsunuz. Uzun süre yalnızca sabah kuşaklarında gördüğümüz yorumcular, şimdi haber kanallarında bile çıkar oldular. Geçen akşam bir haber kanalında haftalık burç yorumu yapıldığını görünce bu yazıyı yazmanın “farz” olduğuna karar verdim. Çünkü kendime şu soruyu sordum: Ne oldu da burç yorumları bu kadar popüler hâle geldi?

BU HAFTA KOÇLARI NELER BEKLİYOR?

Aklıma gelen ilk yanıt, hayatın giderek artan belirsizlik yükü karşısında burç yorumcularının büyük bir özgüvenle olası gelişmeleri sıralaması.

Kimsenin bilemeyeceği ama herkesin merak ettiği “Bu hafta koçları neler bekliyor?” sorusuna örneğin şöyle bir yanıt geliyor:

Kendimizi ve başkalarını tanımada, uyumlu ekipler kurmada MBTI tarzı kişilik testlerini nasıl kullanabiliriz? Sağlık kurumları üzerinden örnek bir değerlendirme…




HİÇ düşündünüz mü, bir sağlık kurumunda onlarca farklı insanın uyum içinde çalışabilmesi aslında ne kadar büyük bir mühendislik gerektirir? İnsan ilişkileri de köprüler ya da makineler gibi hassas bir tasarıma ihtiyaç duyar. Bu yazıda, kişilik testlerinden biri olan MBTI’nin (Myers-Briggs Type Indicator) sağlık kurumlarında nasıl kullanılabileceğini ele almak istiyorum.

Gerçek Nerede Biter, Algı Nerede Başlar?



BİR sabah uyandığınızda haberlerde aynı başlıkları gördüğünüzü düşünün: “Gizli belgeler sızdı.” Birkaç saat içinde sosyal medya o belgelerle dolup taşıyor. 

Kimi gazeteciler bunları “ülkenin kaderini değiştirecek kanıtlar” diye sunuyor, kimileri ise “kumpas” diye niteliyor. 

Kimisi yargının bağımsız olmadığını, kimisi de birilerinin gizli ajandalarla hareket ettiğini öne sürüyor. 

Oysa belgelerin kaynağı belirsiz, doğrulanmış resmi bir açıklama yok. 

Buna rağmen toplumun gündemi tamamen bu haberlerin etrafında şekilleniyor.

Bir Üniversitenin Başarısı Neyle Ölçülür? Mezunlar mı Sıralamalar mı?

 

Bugünlerde üniversite yerleştirme sınavı sonuçları açıklandı. Öğrenciler aldıkları puanlara göre bölümlere yerleştirildiler. Üniversiteler de gelen öğrencilerin başarı puanlarını kendi başarılarının göstergesi gibi sunarak sıralamalarını duyurmaya başladılar.

Bir diğer itibar ölçüsü de dünya üniversite sıralamaları… Çeşitli kurumların hazırladığı bu listelerde üniversiteler kaçıncı sırada olduklarını ilan ediyorlar. Kriterlerini pek kimse bilmez ama üniversiteler ön sıralarda olduklarını vurgulamaktan mutluluk duyuyorlar.

Peki, bunlar gerçekten bir üniversitenin başarısını gösterir mi?

Eleman mı, İnsan mı? Başarı, insanı tanıyıp doğru yerde değerlendirmekle başlar




BİR
kurumun gücü yalnızca sahip olduğu sermaye ya da teknolojiden değil, insan kaynağının doğru yerde ve doğru şekilde değerlendirilmesinden gelir. Çalışanların yüzlerindeki tebessüm ya da yorgunluk, aslında o kurumun yönetim anlayışının en net aynasıdır. Çünkü insan “eleman” olarak değil, kişiliğiyle, değerleriyle, potansiyeliyle bir “insan” olarak görüldüğünde hem işine hem de çevresine hayat katar. 

Bu yazıda, kişilik farkındalığının ve doğru işe doğru insanı yerleştirmenin, kurumların geleceğini nasıl değiştirdiğini ele almak istiyorum.

İşe Göre Adam mı, Adama Göre İş mi? Doğru Eşleştirmenin İpuçları



EVDE ya da ofiste hiç çiçek yetiştirdiniz mi? Kimi çiçekler güneşi sever, onları pencereye yakın bir yere koymak gerekir. Kimi gölgede rahat eder. Kimi bol su ister, kimini haftada bir sulamak yeterlidir. Hepsinin adı “çiçek” olsa da her birinin huyu suyu bambaşkadır.

Demem o ki, çiçekleri sevmek başka şey, onların yeşermesini, çiçek açmasını sağlamak çok daha başka bir şeydir.

Bu yazıda "işe göre adam mı, adama göre iş mi?" sorusuna farklı açılardan yaklaşmaya çalıştım. Yazının sonunda yeniden çiçeklere döneceğiz. 

Ama önce bu sorunun yanıtını farklı yönlerden değerlendirmeye çalışalım...

Provokasyon Nedir, Kim Yapar, Kime Yarar?

 

Bir olay aniden duygularınızın kabarmasına yol açıyorsa, aman dikkat!

SAHTE diploma, Ayasofya kundakçısı, karikatür krizi, dini değerlere saldırı, cinsel istismar, taciz, kadın cinayetleri, aydın cinayetleri, suikastler, siyasi eylemler, parti binasına bıçaklı saldırı, göçmenlerin adının karıştığı olaylar…

Her gün sinir uçlarımıza dokunan, aniden duygularımızı kabartan yeni bir “provokasyon” haberine uyanıyoruz.

Kimi zaman bir sosyal medya paylaşımı, kimi zaman bir mitingde atılan bir slogan, bazen de bir “haber”…

Medyada sürekli tekrarlanan ve giderek büyüyen tartışmalar, kutuplaşan yorumlar, kışkırtılan ve köpürtülen duygular…

Bu yazıda provakasyon konusunu ele aldım…


Orman Yangınları Devam Ederken Haberciliğin Vicdanı Ne Diyor?



ESKİŞEHİR’DE yaşanan orman yangınında 10 canımızı yitirdik. Yüzlerce hektar ormanlık alan ise küle döndü. Şehirde gökyüzünü kaplayan kara dumanlar, güneşi perdeledi; havada süzülen küller adeta yağmur gibi üzerimize yağdı. O saatlerde, bir yandan olup biteni anlamaya çalışıyor, bir yandan da bilgi almaya çabalıyorduk.

Televizyondaki haberleri izlerken yüreklerimizin de ormandaki ağaçlar gibi tutuştuğunu hissettik. Çocuklar endişeliydi. Şehirde pek çok insanın yüreğinde korku, panik ve çaresizlik dolaşıyordu. Televizyonu kapatmak ya da sosyal medyadan uzaklaşmak, ne yazık ki yangına da ölümlere de çare olamıyordu…

Popüler Yayınlar

© Prof. Dr. Erkan Yüksel | www.erkanyuksel.org