Sayfalar

İHTİYAR BİR DELİKANLIYLA SOHBETLER: İnsan İlla İz Bırakmak Zorunda mı?

“Macron’a Eskişehir’i gezdiremedin ama,” dedi Kemal amca, “sanıyorum bana, ona göstereceğinden daha fazla yer gösterdin…”

Gülüştük.

Geçen yaz o bizi Frankfurt’ta oradan oraya gezdirmişti. Bu yaz da biz onu Eskişehir’de misafir etmek, şehrimizi elimizden geldiğince tanıtmak istedik.

Kayınpederimin kuzeni Mustafa Kemal Özdemir, emekli bir Türkçe öğretmeni. Kendisine Mustafa Kemal ya da kısaca Kemal denilmesinden hoşlanıyor. Dedesi İbrahim Çavuş, Atatürk’e duyduğu sevgi nedeniyle ona bu adı vermiş.

Seksen yaşına merdiven dayamış olmasına rağmen maşallahı var; nazar değmesin, hâlâ hareketli, dinamik ve yorulmak bilmeyen bir delikanlı gibi…

Eskişehir’de “Burası müze, şurası hamam, ilerisi park, ötesi üniversite” diye dolaşırken yalnızca şehri gezmedik. Sohbet ettikçe onun hayatının farklı duraklarına da uğradık.

Çocukluğuna…

Okul yıllarına…

Öğretmenliğine…

Türkiye’den Almanya’ya uzanan hayatına…

Gençlik arkadaşlarına, kaybettiklerine, özlediklerine ve hâlâ yapmak istediklerine…

Ortaokulu da liseyi de beşer yılda bitirmiş.

İlk konuşmamızda bu gecikmenin, daha çok arkadaş edinmesi için babasından aldığı nükteli bir öğüde dayandığını sanmıştım. Fakat beni düzeltti:

“Babam bana sınıfta kal demedi. Belki sınıfta kaldığım için üzülmüştür bile. Ben okumak istemiyordum. Çiftçi olmak istiyordum.”

Sonra küçük bir gülümsemeyle ekledi:

“Ama okulları beşer yılda bitirince çok arkadaşım oldu. Her kesimden insan tanıdım. Çok içten arkadaşlıklardı.”

Hikâye ilk düşündüğüm gibi değildi.

Ama doğru hâli daha az anlamlı da değildi.

İNSAN BİRİKMEZ, BİRLİKTE YAŞANIR

Kemal amcaya, “İnsan biriktirmek de bir zenginlik midir?” diye sordum.

Sorunun içindeki ifadeye itiraz etti:

“İnsan birikmez ki… Para biriktirmek, mal mülk edinmek gibi değil insan. Birlikte yaşamaktan mutluluk duymak, dost ve arkadaş olmak denilebilir. Bu birikim değil, birlikte olmak olabilir.”

Bu cümle beni düşündürdü.

Gerçekten de insanı bir eşya, para ya da mülk gibi biriktirmekten söz edebilir miyiz?

Telefon rehberimizde yüzlerce isim olabilir. Sosyal medyada binlerce insanla bağlantı kurabiliriz. Çok sayıda insanı tanıyabilir, gerektiğinde etkili kişilere kolayca ulaşabiliriz.

Fakat bütün bunlar, onlarla gerçekten bir hayat paylaştığımız anlamına gelir mi?

Belki insan biriktirmiyoruz.

Birlikte geçirilen zamanı, yapılan sohbetleri, çıkılan yolları, paylaşılan sofraları ve ortak hatıraları biriktiriyoruz.

Kemal amca gençlik arkadaşlarından söz ederken yüzündeki neşe, bir süre sonra yerini hüzne bıraktı.

“İnsan yaşlanınca dostlarını, arkadaşlarını teker teker kaybediyor” dedi.

Ardından insanın içine dokunan bir cümle kurdu:

“Bazen aramaktan bile korkuyorum. Kötü bir hastalık haberi almaktan çekiniyorum. Uzun zamandır haber alamadıklarım var. Hasta olmalarından korkuyorum. Haber alamamak da kötü…”

Arkadaşlarının bir kısmı artık hayatta değil.

Bir kısmı Türkiye’nin ve dünyanın farklı yerlerine dağılmış.

“Gitmek istiyorum, gidemiyorum” diyor.

Özellikle gençlik arkadaşlarını özlüyor:

“Onlarla beraber kişiliğimiz gelişti.”

Belki arkadaşlığın en önemli taraflarından biri de budur.

Arkadaşlarımız yalnızca yanımızda duran insanlar değildir. Özellikle gençlik yıllarında birbirimizin kişiliğine karışırız. Birlikte düşünür, tartışır, hata yapar, güler, üzülür ve büyürüz.

Kemal amcanın ifadesiyle:

“İnsanın çevresi geniş olmalı ama hayat bunu daraltıyor. Buna karşı koymak da zor. Bir süre sonra yaşamın kendisi belirleyici oluyor.”

Gerçekten de gençken çevremizi genişletmeye çalışırız. Okullar, işler, yolculuklar ve ortak uğraşlar bizi yeni insanlarla buluşturur.

Yaş ilerledikçe uzaklıklar, göçler, hastalıklar ve ölümler çevremizdeki sandalyeleri yavaş yavaş azaltır.

Gençlikte insan çevresini genişletir; yaşlılıkta hayatın daralttığı çevreyi korumaya çalışır.

Kemal amcanın hayatında siyasal mücadelenin ve yaşadığı dönemin çalkantılı koşullarının da önemli bir yeri var. Türkiye’den Almanya’ya uzanan hikâyesi bu arka plandan bağımsız değil. 12 Eylül öncesinde Millî Eğitim Bakanlığı bünyesindeki öğretmenlik görevinden istifa ederek, ablası ve kardeşi İbrahim’in de yaşadığı Almanya’ya gitmiş.

Ancak bu yazıda hayatının siyasal mücadele boyutu üzerinde özellikle durmak istemiyorum.

Ben bu kez onun arkadaşlığa, sadeliğe, öğrenmeye, kıskançlığa, gıptaya ve insanın hayat karşısındaki duruşuna ilişkin sözlerinin peşinden gitmek istiyorum.

KISKANMADAN, BÜYÜKLENMEDEN YAŞAMAK

Kemal amca, günde altı bin ile on bin arasında adım atmayı alışkanlık hâline getirmiş. Sağlığını ve zindeliğini büyük ölçüde yürümeye bağlıyor.

Bir ara ona:

“İnsanların kıskançlığı konusunda ne düşünüyorsun?” diye sordum.

“Ben gıpta etmeyi, imrenmeyi tercih ederim” dedi. “Kıskançlıkla gıpta arasında dağlar kadar fark var. Kıskanmak kendini beğenmişlik ve bencilliktir. Gıpta etmek ise karşındaki insanı olduğu gibi kabul etmek, yaptığını beğendiğini söylemektir.”

Bu ayrım önemli.

Kıskandığımızda, başkasının sahip olduğu şeyin bizim değerimizi azalttığını hissedebiliriz. Onun başarısı sanki bizim başarısızlığımızın kanıtıymış gibi gelir.

Gıpta ettiğimizde ise karşımızdakine hakkını teslim ederiz.

“Ne güzel yapmış” diyebiliriz.

Onun iyiliğini, başarısını ya da yeteneğini küçültmeden kabul edebiliriz. Hatta ondan ilham alabiliriz.

Kıskançlık başkasının ışığını söndürmek ister; gıpta ise o ışıktan kendi yoluna biraz aydınlık alır.

Kemal amcanın gösterişe karşı mesafesi de bu düşüncenin devamı gibi.

İnsanların zenginliklerini kıyafetleri, ayakkabıları ve sahip oldukları eşyalar üzerinden göstermeye çalıştığını söylüyor.

“İnsana üç dört çift ayakkabı yeter” diyor. “Eskir, yenisini alırsın. Bunlar gerçek zenginlik değil.”

Çöpe atılan yiyeceklerin de zenginliği göstermediğini düşünüyor:

“Çöpe attığımız şeyler zenginliğimizi değil; savurganlığımızı, özensizliğimizi ve fuzuli masrafımızı gösterir.”

Uzun yıllardır Almanya’da yaşayan biri olarak oradaki geri dönüşüm ve atıkları azaltma çabalarına dikkat çekiyor.


GERÇEK ZENGİNLİK...

“İnsanın gerçek zenginliği neyle ölçülür?” diye sorduğumda verdiği cevap bu nedenle şaşırtıcı gelmiyor:

“İnsana ve doğaya olan sevgisi ve sorumluluğuyla ölçülür.”

Kendisini doğanın efendisi gören insanın gerçek anlamda zengin olamayacağını düşünüyor.

Gösteriş merakının yalnızca Türkiye’ye özgü olmadığını da özellikle belirtiyor:

“Almanlarda da, Avrupa’da da var. Dünyanın her yerinde var. İnsanlar kendilerini böyle ispat etmeye çalışıyor.”

Belki asıl sorun sahip olmak değildir.

Sahip olduklarımızı, başkalarından daha değerli olduğumuzu kanıtlamak için kullanmaktır.

Kemal amcanın da dediği gibi Erich Fromm’un Sahip Olmak ya da Olmak kitabında tartıştığı ayrım da burada anlam kazanıyor. İnsan kendisini sahip olduğu eşyalar, para, makam ve unvanlarla tanımladığında, daha fazlasına sahip olmayı daha değerli olmakla karıştırabiliyor.

Oysa iyi yaşamakla, herkesten daha iyi yaşadığımızı göstermeye çalışmak aynı şey değildir.

Kemal amcaya hayatında en çok neyle gurur duyduğunu da sordum.

“Özel olarak gurur duyduğum bir şey yok” dedi. 

“Gurur duymak insanın kendisini başkalarından üstün görmesine dönüşebilir. Ben normal bir insanım.”

Bu düşünceye bütünüyle katılmak zorunda değiliz. İnsan, yaptığı iyi bir işten ve gösterdiği emekten sağlıklı biçimde gurur duyabilir.

Fakat onun itirazında önemli bir uyarı var:

Hepimiz çok özel, çok başarılı, çok görünür ve başkalarından üstün olmak zorunda mıyız?

Normal bir insan olmak neden bize yetmiyor?


İZ BIRAKMAK ZORUNDA MIYIZ?

Sohbetimizin en dikkat çekici anlarından biri de “iz bırakmak” üzerine konuşurken yaşandı.

“Hayatta iz bırakmak konusunda ne düşünüyorsun?” diye sordum.

Yine sorunun içindeki varsayıma itiraz etti:

“İz bırakmak zorunda mıyız? İlla iz bırakacağız sözüne inanmıyorum. İz bırakmaya çalışmak egoistçe, biraz da büyüklenmecilik gibi geliyor bana.”

Bu cevap üzerinde biraz durmak gerekiyor.

Çünkü bugün insanlara yalnızca iyi yaşamaları değil; mutlaka farklı, görünür, unutulmaz ve etkileyici olmaları gerektiği de söyleniyor.

Bir iz bırakmalıyız.

Adımız anılmalı.

Yaptıklarımız hatırlanmalı.

Peki, gerçekten herkes tarihe geçmek zorunda mı?

Belki Kemal amcanın itirazı iz bırakmaya değil, iz bırakmayı hayatımızın gösterişli bir projesine dönüştürmeye yöneliktir.

Yıllar önce doktora tezimi hazırlarken bana SPSS programını öğreten Erdal Kara’yı düşündüm.

Erdal, programı anlatmakla kalmamış, odasının yedek anahtarını da vermişti:

“Canın ne zaman isterse gel, burada çalış” demişti.

Vefat ettiğinde cenazesinde herkes onun yaptığı başka bir iyiliği anlatıyordu.

Erdal, “İnsanlar beni hatırlasın” diye yardım etmemişti.

İz bırakmaya çalışmamıştı.

Yalnızca insanlara iyi davranmış, bilgisini paylaşmış ve kapısını açmıştı.

İz zaten kendiliğinden kalmıştı.

Belki en güzel izler, iz bırakmaya çalışırken değil; insan gibi yaşamaya çalışırken bırakılır.


ÖĞRENMENİN YAŞI VAR MI?

Kemal amcanın hayatla ilişkisi yalnızca geçmiş anılarından ibaret değil.

Hâlâ yapmak istedikleri var.

Ölmeden önce Türkçe ve Almanca elli kitap daha okumayı planlıyor. Bir de gitar çalmayı ve İngilizce öğrenmeyi…

“Almanca biliyorsun, bu yaştan sonra neden İngilizce öğrenmek istiyorsun?” diye sordum.

“Öğrenmenin yaşı yok” dedi.

Sonra, Almanya’ya döndüğünde Frankfurt Goethe Üniversitesine giderek Felsefe Bölümüne kayıt yaptırmak istediğini anlattı.

“Dönüşte yapacağım ilk iş bu” diye ekledi.

Ardından bana dönerek:

“Senin öğrencin nasıl olurum?” diye sordu.

Bu soru üzerine Anadolu Üniversitesi kampüsünü birlikte gezdik. İletişim Bilimleri Fakültemizi ziyaret ettik; kantinde oturup birer çay içtik.

Batı Avrupa Programları kapsamında kayıt yaptırabileceği Medya ve İletişim Programı ile Halkla İlişkiler Programı üzerine konuştuk.


Bu programların da kendisi için güzel bir fırsat olabileceğini söyledi:

“Yapabilirsem felsefeyle birlikte uzaktan eğitim programlarından birini de okuyabilirim.”

Oldukça heyecanlı, istekli ve tutkulu görünüyordu. 

Tem 79 yaşında, bir üniversite programını değil, aynı anda iki ayrı eğitim imkânını değerlendirmeyi düşünüyordu.

Üstelik bunu bir diploma edinmek, yeni bir meslek sahibi olmak ya da birilerine kendisini kanıtlamak için istemiyordu.

“İnsan öğrenince diri kalıyor. Yaşadığını hissediyorsun” dedi.

Belki de onun hâlâ genç bir delikanlı gibi görünmesinin sırlarından biri de bu.

Çünkü öğrenmek her zaman bir sınav, diploma ya da meslek için yapılmaz.

Bazen yeni bir dilde birkaç cümle kurmak, gitarda küçük bir ezgi çalmak, yıllar önce okuduğumuz bir kitaba yeniden dönmek veya yetmiş dokuz yaşında bir üniversitenin kapısını çalmak, kendimize şunu söylemenin başka bir yoludur:

“Ben hâlâ buradayım. Hayatla işim bitmedi.”

Bunun bir açıklaması daha var: Kemal amca boş zamanlarında yürümeyi, okumayı, gezmeyi ve bahçesiyle ilgilenmeyi sevdiğini söylüyor.

Bahçede çalışırken eldiven kullanmıyormuş.

Toprağa eliyle dokunmak istiyormuş.

“Elime diken batıyor, bir şeyler oluyor ama olsun…” diyor.

Bu küçük ayrıntı, nedense bana onun hayat karşısındaki tutumunu anlatıyor:

Araya fazla gösteriş, büyük iddialar ve yapay engeller koymadan hayata doğrudan dokunmak…


SON SÖZ

Biz Kemal amcaya Eskişehir’in müzelerini, parklarını, hamamlarını ve üniversitelerini gösterdik.

O da bize kendi hayatının bazı sokaklarını gösterdi.

Herkesin özel, eşsiz, görünür ve iz bırakan biri olmaya çalıştığı bir çağda, normal bir insan olmayı küçümsemiyor.

Başkalarının sahip olduklarını kıskanmak yerine gıpta etmeyi öneriyor.

İnsanları biriktirmek yerine onlarla birlikte yaşamaktan söz ediyor.

Seksen yaşına yaklaşmışken bile öğrenmenin insanı diri tuttuğunu söylüyor.

Belki iyi yaşamak, düşündüğümüzden daha sade bir şeydir:

Başkasının bahçesinde açan çiçeği kıskanmadan güzelliğini kabul etmek…

Kendi toprağımızı ihmal etmemek…

Hayattan öğrenmeye devam etmek…

Ve ille de büyük bir iz bırakmaya çalışmadan, bastığımız yeri biraz daha güzel bırakarak yürümek…

Çünkü insan bazen en güzel izini, iz bırakmayı hiç düşünmediği sırada bırakır.

Allah sağlıklı ve uzun ömürler versin Mustafa Kemal amca…


Prof. Dr. Erkan YÜKSEL





Yorum Gönder

Görüş, katkı ve sorularınızı paylaşabilirsiniz. Yorumlar, nezaket ve içerik bütünlüğünü korumak amacıyla onaylandıktan sonra yayımlanır.

© Prof. Dr. Erkan Yüksel | www.erkanyuksel.org