Sayfalar

“Niye?” Deyip Geçmeyin: Bir Kelimeyle Kavga Çıkar mı?


Masum gibi görünen tek bir kelime, çok büyük bir tartışmanın fitilini ateşleyebilir mi?

Tek bir soru, güzel başlayan bir sohbeti bir anda başka bir yere götürebilir mi?

Ağzımızdan düşünmeden çıkan küçücük bir sözcük, karşımızdaki insanın yüzünü düşürebilir, sesinin tonunu değiştirebilir, onu savunmaya geçirebilir; hatta bir anda karşı cepheye itebilir mi?

Örneğin, tek bir “Niye?” her şeyi tepetaklak edebilir mi?


NİYE OLMASIN?

Hani derler ya; bir mıh bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir yiğidi, bir yiğit de bir ülkeyi kurtarır…

Bazen küçücük şeylerin sonuçları düşündüğümüzden çok daha büyük olabilir.

İnsan ilişkilerinde de öyle değil midir?

Ağzımızdan çıkan küçücük bir kelime bazen gönülden gönüle kurduğumuz ilişkilerde büyük kırılmalara, yaralara, izi kolay kolay geçmeyen çiziklere dönüşebilir.

Çünkü insan insana iletişim yalnızca zihinden zihine bilgi aktarımı değildir. Bir anlamda gönülden gönüle iletişimdir. Yalnızca kelimelerle konuşmayız; sözümüzü sesimizden, duygumuzdan, yüzümüzden, bakışımızdan ve davranışımızdan ayıramayız.

Yunus Emre’nin dizelerini hatırlayalım:

“Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı…”

Belki orada anlatılan uzun bir sözün gücüdür. Ama bazen uzun bir söze de gerek yoktur.

Bazen tek bir kelime yeter…

Son zamanlarda benim de dikkatimi en çok çeken, hatta açık söyleyeyim, giderek “gıcık olduğum” kelimelerden biri şu:

Niye!

“Niye baktın?”

“Niye yaptın?”

“Niye dedin?”

“Niye gittin?”

“Niye?”

Son zamanlarda ben de kendi dilimden bu soru sözcüğünü azaltmaya, mümkün olduğunca çıkarmaya çalışıyorum. Tam başarabildiğimi söyleyemem. Yılların alışkanlığı, içinde yaşadığımız toplumun konuşma biçimi, çevremizden duyduklarımız… Sanıyorum bunların hepsi etkili.

Bu yazıda bu farkındalığımı biraz da sizinle paylaşmak ve daha iyi bir iletişim için neler yapabileceğimize küçük bir kapı aralamak istedim.


SORUN KELİMEDE Mİ?

Aslında sorun bu masum soru sözcüğünün kendisinde olmayabilir. Asıl mesele, sözcüğün hangi bağlamda söylendiği ve karşımızdaki insanın zihninde nasıl anlamlandırıldığıdır.

Belki biz gerçekten bir şeyi merak ediyoruz. Karşımızdakini daha iyi anlamak için “niye?” diye soruyoruz.

Ama acaba o da öyle mi duyuyor?

Biz “Niye öyle yaptın?” dediğimizde o şunları duyuyor olabilir mi?

“Yanlış yaptın.”

“Bunu yapmamalıydın.”

“Ne gerek vardı?”

“Şimdi de bana hesabını ver.”

Durum böyle olunca da açıklamak yerine savunmaya geçebilir:

“Ne yaptım ki?”

“Sen de geçen gün aynısını yaptın.”

“Her şeyi ben mi yanlış yapıyorum?”

Derken bir de bakmışız, küçücük bir “niye” ile başlayan konuşma bambaşka bir yere gitmiş…


İLETİŞİMİN 5N1K’SI

Burada hakkını teslim edelim: Türkçede “neden”, “niçin” ve “niye” çoğu durumda birbirinin yerine kullanılabilir. Dolayısıyla “niye suçlayıcıdır, neden masumdur” diye kesin bir dil kuralı koyamayız.

Mesele biraz daha karmaşık.

Çünkü kişilerarası iletişim yalnızca sözlük anlamlarından ibaret değildir.

Daha önce Kızım Sana Söylüyorum, Okurum Sen Anla kitabında iletişimin 5N1K’sını anlatırken altını çizdiğim gibi; neyi, kime, neden, nerede, ne zaman ve nasıl söylediğimiz önemlidir.

Bir de ses tonumuz, vurgumuz, bakışımız, yüz ifademiz ve geçmişte aynı insanla yaşadıklarımız vardır.

Yani bazen sorun “niye” kelimesinin kendisi değil, kelimenin sırtına yüklediğimiz yargıdır.

“Niye?” bazen gerçekten soru olmaktan çıkar; sorgulamaya, eleştirmeye, suçlamaya, hatta hesap sormaya dönüşür.

Suçlama da çoğu zaman savunmaya davetiye çıkarır.


KÜÇÜCÜK AMA BÜYÜK KELİMELER

Peki, dilimizde yanlış anlaşılmaya ya da ilişkide gerilim yaratmaya müsait başka sözcükler de var mı?

Elbette.

Tek başına kötü olmayan ama yanlış yerde, yanlış tonla ve yanlış bağlamda kullanıldığında ilişkiye fazladan yük bindirebilen başka kelimelerimiz de var.

Mesela:

“Bardağı masada bıraktın.”

Bir de:

Yine bardağı masada bıraktın.”

İkinci cümlede artık yalnızca masadaki bardağı konuşmuyoruz. Geçmişte bırakılmış bütün bardakları da masaya getiriyoruz.

Hâlâ tamamlamadın mı?”

Burada yalnızca işin bitip bitmediğini sormuyoruz. Bir başka mesaj daha veriyoruz:

“Şimdiye kadar bitirmiş olmalıydın.”

Zaten sen beni dinlemiyorsun.”

Burada da sanki hüküm çoktan verilmiş. O anda yaşanan olay, daha önce verdiğimiz kararın yeni kanıtına dönüşüyor.

Hele şu “hep, hiç, her zaman, asla” kelimeleri…

Sen hep böylesin.”

“Beni hiç düşünmüyorsun.”

Her zaman aynı şeyi yapıyorsun.”

“Sen asla değişmezsin.”

Bir davranışı konuşurken bir anda bütün insanı tarif etmeye başlıyoruz.

Bir başka dikkat edilmesi gereken kelime “ama” olabilir.

“Seni anlıyorum ama…”

“Çok iyi yaptın ama…”

“Sen haklısın ama…”

Bazen “ama”dan önce söylediğimiz her şeyi, ardından kurduğumuz cümleyle neredeyse geri alıyoruz.

“Tabii”, “herhalde”, “demek” gibi kelimeler de özellikle ironiyle birleştiğinde keskinleşebiliyor:

“Tabii, yine ben yaparım.”

“Senin işin çok önemli herhalde.”

“Demek beni aramaya vaktin olmadı.”

Bir de vurgulu “sen” var:

Sen zaten anlamıyorsun.”

Sen hep böyle yapıyorsun.”

Burada artık mesele davranıştan çıkıp doğrudan kişinin kendisine yönelmeye başlıyor.

Demek ki aslında “sakıncalı kelimelerden” çok, ilişkide yük taşıyabilen kelimelerden ve sakıncalı kullanımlardan söz etmek daha doğru.

Çünkü bu kelimelerin hiçbiri kendi başına suçlu değil.

Suçlayıcı olan bazen bizim kullanım biçimimiz.


BİR KELİMEDEN NE ÇIKAR?

Tek başına kelimeler kavga çıkarmaz elbette.

Ama bazı kelimeler zaten gerilmiş bir ilişkinin üzerine bırakılan küçücük ağırlıklar gibidir.

Sussan Olmuyor Susmasan Olmaz kitabında “eleştiri-savunma girdabı” diye adlandırdığım süreçte bunu anlatmaya çalışmıştım.

Eleştiri savunmayı doğurabilir.

Savunma karşı saldırıyı…

Karşı saldırı yeni bir savunmayı…

Sonra konuştuğumuz asıl konu kaybolur.

İnsanlar meseleyi çözmeye değil, kendilerini korumaya ve haklı çıkmaya çalışmaya başlar.

Marshall Rosenberg’in Şiddetsiz İletişim yaklaşımında gözlem ile değerlendirmeyi birbirinden ayırmasının önemi de burada ortaya çıkıyor.

“Beni hiç aramıyorsun” yerine:

“Son üç haftadır konuşamadık.”

“Yine beni dinlemiyorsun” yerine:

“Sözüm yarıda kaldığında dinlenmediğimi hissediyorum.”

“Hâlâ bitirmedin mi?” yerine:

“Ne kadarını tamamlayabildin?”

“Niye geç kaldın?” yerine:

“Geç kalınca merak ettim, ne oldu?”

Bunların hiçbiri sorunu görmezden gelmek değildir.

Tam tersine…

İnsanı yargılamadan davranışı konuşabilmektir.

Belki de bazen bir davranışı düzeltmeye çalışırken, kullandığımız kelimelerle karşımızdakinin bütün kişiliğini yargılıyoruz.

Peki bunun farkında mıyız?

Çoğu zaman galiba hayır.


PEKİ, KENDİ DİLİMİZİ NASIL FARK EDECEĞİZ?

Buraya kadar mesele başkalarının nasıl konuştuğu gibi görünebilir.

Oysa asıl iş şimdi başlıyor:

Biz nasıl konuşuyoruz?

Engin Geçtan’ın İnsan Olmak kitabındaki önemli bir düşünce burada yol gösterici olabilir. Geçtan, değişimin yalnızca bir davranışı “neden” yaptığımızı anlamaktan değil, onu nasıl yaptığımızı gerçekleşirken fark edebilmekten geçtiğine dikkat çeker.

Sanıyorum dilimiz için de yapmamız gereken bu.

Önce kendimizi yakalamak…

Bir hafta boyunca kendi konuşmalarımıza biraz daha dikkat etsek mesela.

Kaç kez “niye” dedik?

Kaç kez “yine”, “zaten”, “hep”, “hiç” kullandık?

Kaç kez bir davranışı anlatmak yerine insanın kendisini tanımladık?

Sonra küçük bir alışkanlık geliştirebiliriz.

Gerildiğimiz anda cümleyi hemen kurmak yerine içimizden dört soru geçirebiliriz:

  1. Şu anda gözlediğim gerçek davranış ne?
  2. Buna yüklediğim yorum ne?
  3. Ben ne hissediyorum, neye ihtiyaç duyuyorum?
  4. Karşımdakinden gerçekte ne istiyorum?

Sonra cümlemizi buna göre kurabiliriz.

Bir başka yöntem de soruyu değiştirmek.

“Niye yaptın?” yerine:

“Ne oldu?”

“Bunu yaparken ne düşündün?”

“Nasıl oldu?”

“Bana biraz anlatır mısın?”

Çünkü hesap soran soru savunmayı, merak eden soru anlatmayı çağırır.

Ve tabii her zaman başaramayacağız.

“Yine…” diye başladık diyelim.

Fark ettiğimiz anda geri dönebiliriz:

“Bir dakika, bunu suçlayıcı söyledim. Baştan alayım.”

Belki iletişim becerisi hiç hata yapmamak değildir.

Hata yaptığımızı daha erken fark edebilmek ve ilişkiyi onarabilmektir.

Bir süre başkalarının kelimelerinden önce kendi kelimelerimize kulak verelim.

Ben en çok hangisini kullanıyorum?

“Niye” mi?

“Yine” mi?

“Zaten” mi?

“Hep” mi?

“Hiç” mi?

“Ama” mı?

Kim bilir…

Belki ilişkilerimizde değiştirebileceğimiz bazı şeyler sandığımızdan çok daha küçüktür.


SON SÖZ

Kelimeler yalnızca anlam taşımaz; duygu, geçmiş, beklenti ve ilişki de taşır.

Bazen iyi niyetle sorduğumuz bir soru karşı tarafta suçlama; sıradan sandığımız küçücük bir kelime ise yılların birikmiş eleştirisi gibi duyulabilir.

Bu yüzden konuşurken yalnızca “Ben ne söyledim?” diye sormak yetmeyebilir.

Bir soru daha soralım:

“Ben bunu söylerken, karşımdaki acaba ne duydu?”

Belki de iyi iletişim yalnızca doğru kelimeyi bulmak değildir.

Söylediğimiz sözün karşımızdaki insanın gönlünde nereye düştüğünü de önemsemektir.

Çünkü bazen ilişkilerimizi değiştirmeye büyük cümlelerden değil, küçücük kelimelerden başlamak gerekir.

Hani başta ne demiştik?

Bir mıh bir nalı…

Bazen gerçekten küçücük bir şey, çok büyük bir şeyi değiştirebilir.

Bir kelime…


Prof. Dr. Erkan Yüksel



31 Ağustos 2026 tarihinde şurada da yayınlanmıştır:

https://www.akademikakil.com/niye-deyip-gecmeyin-bir-kelimeyle-kavga-cikar-mi/erkanyuksel/

Yorum Gönder

Görüş, katkı ve sorularınızı paylaşabilirsiniz. Yorumlar, nezaket ve içerik bütünlüğünü korumak amacıyla onaylandıktan sonra yayımlanır.

Popüler Yayınlar

© Prof. Dr. Erkan Yüksel | www.erkanyuksel.org