Sayfalar

Erken Gidenlere Selam Olsun…

Halam Nimet Altun’u kaybettik.

Bir süredir amansız bir hastalıkla mücadele ediyordu. Acı haber, sabah telefonumda gördüğüm kardeşimin cevapsız aramasıyla geldi.

Sabah sabah aradığını görünce içime bir ürperti düştü. Geri aradığımda, hissettiğim gerçeği kulaklarımla duydum:

“Nimet Hala’mızı kaybettik…”

Dün cenazesini kaldırdık.

...

Babamlar 14 kardeş. Sami dedemin Hatice ve Zakire babaannelerimden uzanan kalabalık bir ailesi, dallanıp budaklanan kocaman bir soy ağacı var. Yıllar içinde o ağacın dalları Türkiye’nin, hatta dünyanın dört bir yanına savrulmuş.

Ama ölümün garip bir çağrısı var.

İnsanları yeniden bir araya getiriyor.

Almanya’dan, Samsun’dan, Ankara’dan, İstanbul’dan, İzmir’den, Kocaeli’nden, Tokat’tan, Diyarbakır’dan, Çanakkale’den akrabalar, kuzenler geldiler.

Yıllardır görmediklerimiz…

Çocukluğunu hatırladığımız ama bugün yolda görsek belki tanıyamayacağımız insanlar…

Halamı Milas’ın Kıyıkışlacık köyünde toprağa verdik.

Mezarlık, Kıyıkışlacık’ın en güzel yerlerinden birinde. Ulu çam ağaçlarının altında, denize bakan bir yamaçta…

İnsan düşünüyor:

Ölümün yeri güzel olur mu?

Oluyormuş demek.

Bir tarafta çamların arasından görünen deniz, diğer tarafta toprağa emanet ettiğiniz sevdikleriniz…

Halamı, 2009 yılında henüz 39 yaşında kaybettiğimiz oğlu Ercan abimin ve en büyük amcam Şemsettin Yüksel’in yanına defnettik.

...

Şemsettin amcamın da hayatımda ayrı bir yeri vardı. İlk röportajımı ortaokul öğrencisiyken, o zaman Yargıtay hâkimi olan amcamla yapmıştım.

Daha geriye gidince Terme’deki küçücük evimiz geliyor gözümün önüne.

Odaların yetmediği, koridorlara bile yatak serdiğimiz geceler…

Çocuklar, amcalar, halalar, kuzenler…

Herkes aynı evin içinde.

Şimdi o kalabalığın içinden birer birer eksiliyoruz.

Dedem, babaannelerim, amcalarım, halalarım…

Benden iki yaş büyük Ercan abim de çok erken ayrıldı aramızdan.

Bir annenin yaşayabileceği en büyük acılardan birinin evladını kaybetmek olduğunu söylerler.

Tarifi mümkün mü, bilmiyorum.

Halamın hastalığında o büyük acının da payı olduğunu düşünürdük.

Belki doğru, belki değil…

Ama insanın bedenini yalnızca hastalıkların yıpratmadığını biliyoruz.

Bedenimizi yoranları sayıyoruz: 

Un, yağ, şeker…

Peki ruhumuzu tüketenleri?

Elem, gam, keder…

Onların ölçüsü hangi tahlilde çıkar?

...

Halam, “Oğlumla koyun koyuna yatmak istiyorum” demiş.

Yerini bile göstermiş.

Dün oğlunun yanına yatırdık onu.

Kızı Arzu, annesinin son anlarında yüzünde bir gülümseme olduğunu söyledi.

Belki huzurdu.

Belki oğluna kavuşmanın sevinci…

Allah bilir.

Biz de avuçlarımızı açtık, dualarımızı ettik, hakkımızı helal ettik.

Onu Allah’ın rahmetine, merhametine ve cennetine emanet ettik.

...

Ben Nimet halamı en çok üniversite yıllarımdaki Ankara ziyaretlerimden hatırlıyorum.

Eskişehir’de öğrenciyken hafta sonları onların evine giderdim.

Gözleme yapmayı ondan öğrendim.

“Çok kolay, yaparsın evde kendi kendine…” demişti.

Yaptım.

Bugün kızım ve eşim benim yaptığım gözlemeleri çok seviyor.

Halamın öğrettiği usulde…

Demek ki insan, başka bir insanın hayatında bazen böyle yaşamaya devam ediyor.

Bir gözlemenin içinde bile…

Halamın yüzü hep gülerdi diye hatırlıyorum.

Çayı da hep hazırdı.

Hem de demli…

Bazı insanları büyük olaylarla değil, küçücük ayrıntılarla hatırlıyorsunuz.

Bir bardak çayla…

Bir gözlemeyle…

Mutfaktan gelen bir sesle…

Gülümseyerek söylediği bir “Hoş geldin”le…

...

Ercan abimle İncirli sokaklarında dolaşmalarımız geliyor sonra aklıma.

Zülfü Livaneli konseri için saatler öncesinden gidip hipodromda bekleyişimiz…

Nurdan abla ve Arzu’yla sinemaya gidişlerimiz…

Flashdance…

Şampiyon…

Şimdi yıllar geçmiş.

Aklar düşmüş saçlarımıza.

Mezarlıkta gözlerimiz yaşlı birbirimize sarılırken geçmiş bir film şeridi gibi geçiyor zihnimizden.

Galiba insan yaş aldıkça geçmişe daha çok bakıyor.

Gençler geleceği düşünüyor.

Biz geçmişi hatırlıyoruz.

Ve bazen geçmişle gelecek bir mezarlıkta buluşuyor:

“Bu kim?”

“Falancanın oğlu…”

“Ben seni küçücük hatırlıyorum…”

“Yolda görsem tanımazdım…”

Bir zamanlar aynı sofralarda oturan, aynı evlerde uyuyan ailelerin çocukları artık birbirlerine yabancı.

Hayat hepimizi bir yerlere savurmuş.

Uç uç çiçeğinin tohumları gibi…

İş, güç, evlilik, çocuklar, şehirler, ülkeler…

Sonra bir haber geliyor.

Bir düğün…

Ya da bir cenaze…

Ve yeniden buluşuyoruz.

...

Mezarlıkta mezar taşlarına da baktım.

Eskiden yalnızca isimler ve tarihler vardı sanki.

Şimdi fotoğraflar da var.

Taşın önünde bir yüz…

Arkasında birkaç cümle…

Ercan abimin mezar taşının arkasına halam Âşık Veysel’in şu dizelerini yazdırmış:

Açar, solar türlü çiçek,

Kimler gülmüş, kim gülecek,

Murat yalan, ölüm gerçek,

Dostlar beni hatırlasın…

...

Dün o sözleri bu kez halamın mezarının başında düşündüm.

Dostlar beni hatırlasın…

Ne kadar süre?

“Üç kuşak sonra insanı kimse hatırlamaz” derler.

Belki doğrudur.

Dedelerimizin dedelerini kaçımız tanıyoruz?

İnsanın aklına o bildik söz geliyor:

“Mal da yalan, mülk de yalan; gel biraz da sen oyalan…”

Galiba biraz oyalanıyoruz bu dünyada.

Mezarlıklar da bunu hatırlatıyor insana.

Ne makam kalıyor.

Ne unvan.

Ne kavga.

Ne hesap.

Peki insan bu hayatta ne arıyor aslında?

Biraz huzur.

Biraz sağlık.

Biraz sevgi.

Birkaç güzel insan.

Demli bir çay.

Güzel bir sohbet.

Başını huzurla koyabileceği bir yastık…

Ve belki en sonunda tabutunu taşıyacak birkaç samimi el.

Hepsi bu belki.

Dünya hâli biraz masal, biraz tiyatro, biraz muamma…

Sen plan yapıyorsun.

Hayat başka şeyler çıkarıyor önüne.

O yüzden insanın zaman zaman kendine hatırlatması gerekiyor:

Doğru bildiğin yoldan şaşma.

Kötüyle dalaşma.

İyiliğin, güzelliğin, sevginin ve huzurun peşinde ol.

Her hesabı bu dünyada kapatmaya çalışma.

Biraz da sonsuz adalete güven.

Belki yollarımız bir gün yeniden kesişir.

Bu dünyada olmazsa başka bir dünyada…

Allah’ın cennetinde…

...

 

(Erkan Yüksel, Arzu Altun Çetin, Figen Yüksel Çavuşoğlu, Serkan Yüksel,
Emine Yüksel, Nimet Altun, Şerafettin Yüksel,
Çınar Yüksel, Nehir Çavuşoğlu, Yağmur Çavuşoğlu)

Bir süredir bizim sülalenin soy ağacını ve hikâyesini anlatan bir kitap hazırlamayı düşünüyorum.

Ömrüm vefa ederse…

Nimet halamla da vefatından önce konuşmuştum.

En son, sanırım üç yıl kadar önce; Allah rahmet eylesin, en neşeli ve hep güler yüzlü halam, Nedret halamın cenazesinin ardından, Samsun’da babamın evinde…

Bildiklerini anlatmış, ben de not almıştım.

Şimdi o notların değeri başka.

Çünkü artık soramayacağım:

“Şu kimdi?”

“Sonra ne olmuştu?”

“Bu fotoğraftaki kim?”

İnsan bazı bilgilerin kıymetini, onları anlatan insan gidince daha iyi anlıyor.

O yüzden dün cenazede fotoğraflar da çektim.

Belki yıllar sonra çocuklarımıza gösteririz:

“Bak, bu senin amcan…”

“Bu kuzenin…”

“Bu akraban…”

Gideni geri getiremeyiz; ama unutulmasına biraz daha direnebiliriz.

Allah yaşayanlarımıza sağlık, afiyet, huzur ve uzun ömürler versin.

Göçüp gidenlerimizin mekânları cennet, ruhları şad olsun.

Haklarımız helal olsun.

Onlar da haklarını helal etsinler.

Bir gün bizim için de vakit geldiğinde…

Çamların altında mı olur, başka bir yerde mi, bilmem.

Denizi görür müyüz, görmez miyiz, onu da bilmem.

Bâkî’nin dediği gibi:

“Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş…”

Belki de bütün mesele, burada ne kadar kaldığımız değil; geride nasıl bir ses bıraktığımızdır.

Bir güzel sözle mi…

Bir iyilikle mi…

Bir fincan demli çayla mı…

Bir gülümsemeyle mi…

İnşallah bir gün hepimiz yeniden buluşuruz.

Oraya erken gidenlere şimdiden selam olsun…

Uğurlar olsun Nimet Hala…



12.08.2026

Erkan YÜKSEL


Yorum Gönder

Görüş, katkı ve sorularınızı paylaşabilirsiniz. Yorumlar, nezaket ve içerik bütünlüğünü korumak amacıyla onaylandıktan sonra yayımlanır.

Popüler Yayınlar

© Prof. Dr. Erkan Yüksel | www.erkanyuksel.org