Hikâyeyi kayınpederim Aydın Nefesoğlu anlattı…
Şeytanın yolu bir gün bir köye düşer. “Nereden, nasıl bir fesatlık çıkarsam?” diye düşünürken gözü, inek sağan genç bir kadına takılır. Az ötede de ineğin buzağısı, yani yavrusu, bir ağaca bağlı durmaktadır.
Şeytan bir süre onları izler. Sonra usulca gider, buzağının ipini azıcık gevşetir.
Annesinin sütüne hasret kalan buzağı, çekiştire çekiştire sonunda gevşetilmiş olan yularını koparır. Koşarak annesini emmeye giderken süt kovasına çarpar ve kovayı devirir.
Sağdığı süt ziyan olan genç kadın öfkeye kapılır. Eline geçirdiği odunla buzağıya vurur. Buzağı ağır biçimde yaralanır.
Duruma sinirlenen inek, bir tekmeyle kadını yere yıkar. Kadın oracıkta can verir.
Evden olup bitenleri gören kadının kayınpederi, ineğin gelinini öldürdüğünü sanır. Elinde tüfekle koşarak gelir ve ineği vurur.
Silah sesini duyan genç koca, evin yakınındaki tarladan çıkıp gelir. Karısı yerde cansız yatmaktadır. Babasının elinde ise tüfek vardır. Gördüğü manzara karşısında öfkesine yenilir. Tabancasını çıkarır ve babasını öldürür.
Ardından gerçeğin bambaşka olduğunu öğrenir. Bu kez o da kendi canına kıyar.
Bütün olup bitenleri bahçedeki ağacın dalından izleyen şeytan ise bıyık altından gülerek şöyle der:
“Bir de her felaketi bana yüklerler. Ben ne yaptım ki? Birazcık buzağının ipini gevşettim. Bu da suç mu şimdi?”
“İPİN GEVŞETİLMESİ” NE DEMEK?
Hikâyede anlatılan işin bütün sırrı, “ipin gevşetilmesi”ndedir.
Ama gerçek hayatta da ipin gevşetildiği pek çok duruma şahit olmaz mıyız?
Bir sözün yanlış zamanda söylenmesi…
Bir bilginin eksik verilmesi…
Bir söylentinin önemsenmemesi…
Bir belirsizliğin büyümesine izin verilmesi…
Birinin bilerek ya da bilmeyerek dışarıda bırakılması…
Kimi zaman da “Ben ne yaptım ki?” rahatlığı…
Elbette hikâyedeki felaket yalnızca ipin gevşetilmesiyle açıklanamaz. Kovayı deviren buzağı da, öfkesine yenilen insan da, gerçeği araştırmadan hüküm veren de, şiddete başvuran da bu zincirin bir parçasıdır.
Ama bazen ilk gevşeyen halka, bütün zinciri harekete geçirir.
Ailede, arkadaşlıkta, evlilikte, çalışma hayatında ya da kurum içi ilişkilerde güven bir anda yıkılmaz. Önce küçük kırgınlıklar birikir. Sonra bu kırgınlıkların üzerine suskunluk, yorum, ima, alınganlık ve mesafe eklenir.
İnsanlar konuşmak yerine varsaymaya, sormak yerine hüküm vermeye, anlamak yerine tepki göstermeye başladığında ilişki yavaş yavaş zedelenir.
Hikâyedeki en kritik noktalardan biri de kimsenin durup “Aslında ne oldu?” diye sormamasıdır. Herkes ilk gördüğüyle karar verir. Herkes kendi öfkesiyle hareket eder. Oysa sağlıklı iletişim biraz da tepki vermeden önce gerçeği anlamaya çalışmaktır.
Bu nedenle iletişimde asıl mesele yalnızca doğru sözü söylemek değildir. Zamanında söylemek, açık söylemek, eksik bırakmamak, ima yerine doğrudan konuşmak ve en önemlisi, anlamadan hüküm vermemektir.
Çünkü bazen ilişkilerde şeytan büyük sözlerde değil; küçük suskunluklarda, eksik açıklamalarda, yanlış anlamalarda ve “Ben ne yaptım ki?” rahatlığında saklıdır.
Çalışma hayatında da böyle değil midir?
Bir toplantıya çağrılmayan çalışan…
Birine verilen bilginin diğerinden saklanması…
Başarının bir kişiye, sorumluluğun başkasına yüklenmesi…
Duyulduğu hâlde önemsenmeyen bir dedikodu…
Açıklanmayan kararlar…
Görmezden gelinen kırgınlıklar…
Zamanında çözülmeyen küçük sorunlar…
Bunların her biri başlangıçta küçük görünebilir. Ama zamanla o boşluklara kuşku, dedikodu, kıskançlık, kırgınlık ve güvensizlik yerleşir.
Liderlik de biraz burada başlar.
Yönetici her şeyi tek başına kontrol edemez. Her sözü, her duyguyu, her kırgınlığı anında görmesi de mümkün değildir. Ama iyi bir yönetici, ekipte hangi boşlukların dedikoduya, güvensizliğe ve kırgınlığa dönüştüğünü fark etmeye çalışır.
Çalışma hayatında yöneticilik ya da liderlik yalnızca işi yönetmek değildir. Aynı zamanda “ipin ne zaman, nerede ve nasıl gevşediğini” görebilmektir.
Kimin dışarıda kaldığını, kimin sustuğunu, kimin kırıldığını, hangi bilginin eksik kaldığını anlayabilmektir.
Eskiler boşuna dememiş:
“Biri yer, biri bakar; kıyamet ondan kopar.”
Ekip çalışmasında da sorumluluk yalnızca yöneticiye ait değildir. Herkesin sözü, tavrı, suskunluğu, paylaşımı ya da ihmali ekibin havasını etkiler. Bazen krizi çıkaran kişi kadar, krizin büyümesine sessiz kalanlar da sürecin parçası olur.
Çünkü büyük kopuşlar, çoğu zaman küçük ihmallerin içinden doğar.
SON SÖZ
Şeytan ne yaptığını da ne yapmadığını da çok iyi bilir. “Ben ne yaptım ki?” derken aslında yaptığının farkındadır. Bıyık altından gülümseyerek kendini savunur.
Ama bir de ne yaptığının farkında olmayanlar vardır.
Onlar da “Ben ne yaptım ki?” derken, yaptıklarının nelere yol açtığını gerçekten görmezler.
Belki de mesele tam burada düğümlenir.
Kim bilerek ipi gevşetti?
Kim öfkesine yenildi?
Kim gerçeği araştırmadan hüküm verdi?
Kim susarak olan biteni büyüttü?
Şimdi siz karar verin bakalım:
Kim masum?
Kim suçlu?
Prof. Dr. Erkan YÜKSEL
**
16.06.2026 tarihinde şurada da yayınlanmıştır:
https://www.akademikakil.com/seytan-bunun-neresinde/erkanyuksel/
Yorum Gönder
Görüş, katkı ve sorularınızı paylaşabilirsiniz. Yorumlar, nezaket ve içerik bütünlüğünü korumak amacıyla onaylandıktan sonra yayımlanır.