Sayfalar

Eskişehir’de Başka Gezilecek Yer Yok mu?

1989’dan beri Eskişehir’deyim.

Özel yetenek sınavlarına girmek için geldiğim o ilk günden bu yana bu şehirde öğrencilik yaptım, gazetecilik yaptım, radyoculuk yaptım, televizyonculuk yaptım. Hocalık yaptım, yöneticilik yaptım, dostluklar biriktirdim. Sokaklarında yürüdüm, kahvelerinde oturdum, fakültelerinde yaşlandım.

Allah nasip etti; Amerika’nın pek çok yerini, Avrupa’yı, Küba’yı, Azerbaycan’ı, Kırgızistan’ı, Dubai’yi ve şimdi aklıma gelmeyen daha nice yeri gördüm. Türkiye’de de Hakkâri’den Bayburt’a, Edirne’den Hatay’a kadar pek çok ilimize çeşitli vesilelerle yolum düştü.

Ama hani “Mum dibini ışıtmaz” derler ya… Benimki de biraz o hesap galiba.

Eskişehir’in merkezinde yıllar geçirdim ama şehir merkezinin dışındaki yerleri, nedense, yeterince merak etmedim. Belki “nasıl olsa yakınımda” diye düşündüm. Belki “bir gün giderim” diye erteledim. Belki de uzakları görmenin cazibesi, yakındaki güzellikleri görmenin sadeliğini gölgeledi.

Oysa bazen insanın en geç keşfettiği yer, kendi mahallesidir.


Üniversite yıllarımızda Kenan Şanlıer ve Filiz Tiryakioğlu hocalarımız bizi alıp Yazılıkaya, Seyitgazi, Çifteler taraflarına götürmüşlerdi. Fotoğraflar çekmiş, güzel bir gezi yapmıştık. Hâlâ sakladığım o fotoğraflar dışında, doğrusu zihnimde pek az şey kalmış.

Aradan yıllar geçti.

Geçen hafta sonu Eskişehir Bahçeşehir Okulları Kampüs Müdürü Ulaş Sağırkaya, Edebiyat Fakültesi Türk Dili Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Ferdi Bozkurt ve ben bir plan yaptık. Biraz fotoğraf, biraz sohbet, biraz yol, biraz tarih, biraz da “bakalım Eskişehir’in dışında neler varmış” merakıyla düştük yola.

Ekipmanlarımız hazırdı: Fotoğraf makineleri, objektifler, Ulaş Hocamızın dronu ve 360 derece kamerası, küçük kumanyalar, çaylar, kahveler…

Çocuklar gibi şendik o gün.

İlk durağımız Seyyid Sultan Şücaeddin Veli Külliyesi oldu.

Orada farklı türde dut ağaçları gördük. Dalları salkım söğüt gibi yere kadar inmişti. “800 yaşından fazladır” bilgisini aldık. Yere değen dallar yeniden topraktan güç alıyor, kendini tazeliyormuş.

Ağaç dediğin de böyle bir şey galiba.

Kökü geçmişte, dalı bugünde, umudu gelecekte…

Külliye ise en az 500 yıllık bir tarih taşıyordu. Taşların, avlunun, ağacın, sessizliğin içinde insan ister istemez yavaşlıyor. Zaman biraz başka akıyor orada. Şehir merkezinin telaşı, telefon bildirimleri, günlük koşturma bir süreliğine geride kalıyor.

Sonra Seyyid Battal Gazi Türbesi’ne geçtik.

Benim en son gördüğümden bu yana burası epey değişmiş. 1990’ların başında hatırladığım yer böyle bakımlı, düzenli, tertemiz bir yer değildi. Şimdi gezilecek, görülecek, misafir ağırlayacak bir hâle gelmiş. Epey de ziyaretçi vardı.

Biz “Aç kalırız, yiyecek içecek bir şey bulamayız” diye hazırlıklı gitmiştik ama türbenin yakınında oturulup çay içilebilecek, bir şeyler yenilebilecek yerlerin olduğunu görmek ayrıca sevindirdi.


Oradan Frig Vadisi’ne geçtik.

Gideceğimiz yere yol bulmakta biraz zorlandık. Çünkü yön tabelaları yeterli değildi. Bir yandan navigasyon, bir yandan birbirimize sorma, bir yandan yolun götürdüğü yere razı olma hâli…

Hani eski söz var ya: “Sora sora Bağdat bulunur.”

Biz de sora sora Midas’a doğru ilerledik.

Söylediklerine göre yabancı uyruklu biri tarafından açılmış olan bir oteli gördük. Üstelik otelde Amerikalı turistler vardı. Pensilvanya’dan gelmişlerdi.

Köylük yere… Vadinin içine… Tarihin yanı başına…

Sonra bizimle birlikte yol arayan, “Nereye gidilir, nasıl çıkılır, şurası mı, burası mı?” diye birbirine soran başka turistlerle karşılaştık. Demek ki yalnız biz değilmişiz. İnsanlar gelmiş ama nereye nasıl gideceğini onlar da tam bilemiyor.

Kral mezarlarını gördük. Çekimler yaptık. Belki de burası yıllar önce sınıf arkadaşlarımızla siyah-beyaz fotoğraflar çektiğimiz yerdir diye anımsamaya çalıştık.

Sonra Midas Anıtı’nın bulunduğu bölgeye doğru ilerledik. Yol yapım çalışmaları devam ediyordu. Taş döşüyorlardı. Aracı biraz uzağa bırakıp yürüdük.

Ve yürüdükçe, benim hatırladığımdan bambaşka bir yere geldiğimizi fark ettim.

Burası, yıllar önce aklımda kalan yer değildi artık. Daha düzenli, daha gezilebilir, daha anlaşılır bir güzergâh oluşmuştu. Yürüyüş yolları hazırlanmış, belirli bir rota çizilmişti. İnsan kendini bir açık hava müzesinde gibi hissediyordu.

Bir yanda tarih… Bir yanda vadi…

Bir yanda kaya anıtları, su sarnıçları, mezarlar…

Bir yanda bahar çiçekleri… Bir yanda da insanın içine işleyen gökyüzü…

Ferdi Hoca bir ara şöyle dedi: “Burası başka bir ülkede olsa, burayı yere göğe koyamazlar. Turist kaynar burası.”

Haklıydı.

Ulaş Hoca görüntü almaya doyamadı. Dronu kaldırdı, 360 derece kamerasını kurdu, fotoğraflar çekti. Benim elimde tele objektif… Her baktığım yerde başka bir güzellik, başka bir açı, başka bir manzara…


Epey yorulduk tabii.

Vadinin altında gördüğümüz buz gibi akan suyun yanına indik arabayla. Sandalyelerimizi çıkardık. Kumanyalarımızı açtık. Hem karnımızı doyurduk hem sohbet ettik hem de biraz dinlendik.

Bir parça ekmek, biraz peynir, sıcak çay, kahve, meyve suyu, serin su sesi ve arkadaşlar…

Hepsi bu.

Sonra Gökçegüney’e, Kümbet’te Aslanlı Mezar’a, Himmet Baba Türbesi’ne ve oradan da Kırka’ya geçtik.

Yolda bir kayanın üzerinde bir akbaba gördük. Sonra internette biraz araştırınca bunun "Mısır akbabası", yani "küçük akbaba" olabileceğini öğrendik. Türkiye ve Avrupa’daki en küçük akbaba türü imiş.

Midas” isimli Mısır akbabası, kış aylarını Afrika’da geçirip bahar aylarında Eskişehir’e dönüyormuş.

Ne bilgi ama…

Ne özgürlük… Ne yolculuk…

Ne hayranlık uyandıran bir hikaye…


Derken Kırka’da yol üstünde bir kahvehaneye oturduk.

“Çayı güzel olur buraların…” dedik.

Sakarya gazetesinde muhabirlik yaptığım yıllardan hatırladığım, gazetemizin Kırka muhabiri Alaaddin Doğu’yu sordum. Yıllar önce birlikte haberler yapmıştık. Telefonunu buldum, aradım. Neredeyse telefonu kapatmadan elektrikli aracıyla çıkıp geldi.

“Yaşlandım artık, pek bir yere gidemiyorum” dedi. Ama hemen geldi.

Birlikte çay içtik. Eski günlerden, habercilik anılarından, Kırka’dan, gazeteden, gençliğimizden söz ettik. Biraz hasret giderdik, biraz zamanın nasıl geçtiğine şaşırdık.

“Bırakmam Allah bırakmam; bir çay daha için, yemek yiyelim beraber…” dedi.

Israrına dayanamadık, bir çay daha içtik.

Vedalaşırken Alaaddin Abi’nin bir sözü içime dokundu: 

“Piyangodan milyar çıksa o kadar sevinmezdim. Seni gördüğüme çok sevindim.”

İnsan bazı cümleleri cebine koyup eve öyle dönüyor.

Bu da onlardan biri…

“Tekrar görüşmek üzere inşallah” deyip vedalaştık.

Yorgunduk ama keyifliydik... Gün uzundu ama o da bitti...

Yaşam dediğin nedir ki, biraz da hatırladıklarından başka…

Ha bir de serde gazetecilik var; yazdıklarından ve fotoğrafladıklarından başka…

Onlar da hatırlamak için değil mi zaten?

Hafıza zayıfladığında hatırlatsın diye…


Diyeceğim o ki…

Eskişehir’de gezilecek yer yok mu?

Var. Hem de çok var.

Ama galiba mesele yalnızca “yer” meselesi değil. Mesele o yerlerin nasıl anlatıldığı, nasıl gösterildiği, nasıl ulaşılabilir kılındığı meselesi.

Yolda arabasıyla çevreyi gezmeye gelmiş pek çok insan gördük. Nereye nasıl gidileceğini birbirine soran, tabelalara bakıp kararsız kalan, gideceği yerde neyle karşılaşacağını tam bilemeyen, “Tuvalet var mı, su var mı, çay içilecek bir yer var mı, çocukla gidilir mi, yaşlıyla gezilir mi, temiz midir, güvenli midir?” diye tereddüt eden insanlar…

Oysa bir şehrin turizmi yalnızca büyük yatırımlarla değil, küçük kolaylıklarla da gelişir.

Öyle değil mi?

Daha başka?

Yerel insanların güler yüzü, küçük işletmelerin temizliği, kahvenin sıcaklığı, gözlemenin kokusu ile…

Belki de Eskişehir’e artık biraz daha fazla şehir merkezinin dışından bakmamız gerekiyor. Odunpazarı, Porsuk, Adalar, Sazova elbette güzel. Ama Eskişehir bunlardan fazlası...

O yüzden, şimdi "rota hesaplanıyor..."

Prof. Dr. Erkan YÜKSEL


❗ Gezi ile ilgili video ve fotoğraflar ekibimizin kişisel sosyal medya hesaplarında paylaşılmıştır.



 
 
 
 
  
 
 






 

Yorum Gönder

Görüş, katkı ve sorularınızı paylaşabilirsiniz. Yorumlar, nezaket ve içerik bütünlüğünü korumak amacıyla onaylandıktan sonra yayımlanır.

© Prof. Dr. Erkan Yüksel | www.erkanyuksel.org