Sayfalar

Sağlık İletişimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sağlık İletişimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hep Şikayet Etmek Yerine Ne Yapabiliriz?

Yeni bir eğitim-öğretim yılının telaşı başlamışken sonbaharın kaçınılmaz sürprizi erkenden benim de kapımı çaldı: Grip oldum.

Öyle olunca da insanın oturup uzun uzun düşünmeye, derin meseleleri tahlil etmeye pek mecali kalmıyor.

İnsan yavaşlıyor.

Söyleyecek sözüm bile gramla çıkıyor ağzımdan.

Ama içim içimi de yemiyor değil:

Bu hafta ne yazsam?

Bu arada yatakta terlemeye çalışırken sosyal medyada şöyle bir söze takıldı gözüm:

“Ya sevdiğini al, ya aldığını sev ya da oradan ayrıl.”

Hazır bugün ağır konulara girecek hâlim yokken bu sözün bana hatırlattığı bir hikâyeyi sizinle paylaşmak istedim.

Belki benim gibi biraz yorulanlara da iyi gelir.

“Niye?” Deyip Geçmeyin: Bir Kelimeyle Kavga Çıkar mı?


Masum gibi görünen tek bir kelime, çok büyük bir tartışmanın fitilini ateşleyebilir mi?

Tek bir soru, güzel başlayan bir sohbeti bir anda başka bir yere götürebilir mi?

Ağzımızdan düşünmeden çıkan küçücük bir sözcük, karşımızdaki insanın yüzünü düşürebilir, sesinin tonunu değiştirebilir, onu savunmaya geçirebilir; hatta bir anda karşı cepheye itebilir mi?

Bir Sağlık Kurumunda Yaşananların Sorgulattıkları: İnsan Yüreği Giderek Taşlaşıyor mu?

Turgutreis'teyiz. Kızımın bir şikâyetini danışmak üzere misafir hasta olarak yakındaki bir ASM’ye gidelim dedik.

Saat 15.00 civarı...

Dışarısı yaklaşık 35 derece. İçeride klima çalışıyor. Salonda çoğu orta yaşın üzerinde insanlar, emekliler, kadınlar, birkaç genç ve çocuk... Girişte solda bir bilgisayar, önünde kimi yazılar... Ama masada sekreter ya da danışılacak bir görevli yok.

'Media and Health Literacy in the Digital Age' kitabımız yayımlandı

 

Günümüzde sağlıkla ilgili bilgiye ulaşmak, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kolay. Bir hastalık belirtisini, bir tedavi önerisini, bir ilacın yan etkisini, bir beslenme tavsiyesini ya da bir sağlık iddiasını birkaç saniye içinde arayabiliyoruz. Fakat aynı kolaylık, beraberinde çok daha zor bir soruyu getiriyor:

Ulaştığımız bilgi doğru mu?
Güvenilir mi?
Bilimsel mi?
Kim tarafından, hangi amaçla, hangi bağlamda üretilmiş?

Dedikodu Bir Hastalık mı?

“Çikolatalı gofret sevmeyen var mı?”

Çoğumuz severiz herhalde. Tatlıdır, her yerde satılır, ucuzdur, hoşluk yaratır, ikramlıktır. Pek geriye çevireni olmaz.

Ama herkes için aynı sonuçları doğurmaz. Çoğumuz için küçük bir keyif olsa da kimileri için alerji sebebidir. Kendini tutamayan, paket paket yiyenler için kilo problemidir. Şeker sorunu yaşayanlar için de büyük bir tehlikedir.

Aslında dedikodu da biraz böyledir.

İlk anda masum bir sohbet gibi görünür. İnsan merak eder, dinler, anlatır, yorum yapar. Hatta bazen “Ne var canım, konuşuyoruz işte” diye düşünür.

Ama her tatlı şey nasıl masum değilse, her konuşma da zararsız değildir.

Gelin bu yazıda biraz dedikodunun yan etkilerinden söz edelim.


Yeni Kitabımız: Health Communication in Otorhinolaryngology

Uzun, yoğun ve emek dolu bir çalışmanın ardından yeni kitabımız Health Communication in Otorhinolaryngology, uluslararası yayınevi Nova Science Publishers tarafından yayımlandı.

Kitabımız; sağlık iletişimi ile kulak burun boğaz alanını bir araya getiren, disiplinlerarası ve uluslararası nitelikte bir çalışma olarak hazırlandı. 

İngilizce yayımlanmış olması, kitabın yalnızca Türkiye’de değil, farklı ülkelerdeki araştırmacılara, hekimlere, sağlık profesyonellerine, akademisyenlere ve öğrencilere de ulaşmasını mümkün kılıyor.

Hastanede İletişim En Çok Nerede Kopuyor?



Management Centre Türkiye (MCT) tarafından her yıl düzenlenen Yönetim Gelişim Zirvesi 26’nın bu yılki konuklarından biri de ben oldum. 7 Mayıs’ta gerçekleştirilen webinar’da, MCT Zirve Küratörü ve Danışmanı Ahmet Eryılmaz’ın sorularını yanıtladım. “Bir Derin Gelişim Örneği: Hastanede İletişim” başlıklı bu sohbette, en dikkat çekici sorulardan biri şuydu: “Hastanede iletişim en çok nerede kopuyor?”

Doğrusu, bu soru yalnızca hastaneleri değil, insanın olduğu bütün kurumları ilgilendiriyor. Ama hastane, meselenin en açık hâliyle görülebildiği yerlerden biri. Çünkü orada üç ayrı dünya var: hasta, klinik ekip ve yönetim. Üçünün de dili farklı, önceliği farklı, beklentisi farklı. Ama üçü de birbirine muhtaç. Birinin eksildiği yerde sistem aksıyor; birinin sesinin duyulmadığı yerde güven zedeleniyor.

İdeal Sağlık Yayıncılığı Nasıl Olmalı?


Bir sağlık haberi okursunuz; ertesi gün doktordan randevu alırsınız.

Bir televizyon programında bir uzmanı dinlersiniz; yıllardır kullandığınız ilacı sorgulamaya başlarsınız.

Sosyal medyada bir video görürsünüz; “Acaba bende de mi var?” diye telaşa kapılırsınız.

Bir yakınız size bir bağlantı gönderir: “Mutlaka oku, çok önemli!” der. Siz de okursunuz. Belki inanırsınız. Belki korkarsınız. Belki umutlanırsınız. Belki de farkında olmadan yanlış bir kararın eşiğine gelirsiniz.

İşte sağlık yayıncılığı bu yüzden sıradan bir yayıncılık alanı değildir.

Çünkü sağlık konusunda verilen bilgi, yalnızca zihnimizde kalmaz; davranışımıza, kararımıza, bedenimize ve bazen hayatımıza dokunur.

Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Akademik Dergisi Etkileşim’in son sayısında yayımlanan “Türkiye’de İdeal Sağlık Yayıncılığı İçin Normatif Bir Çerçeve Önerisi” başlıklı akademik makalemde tam da bu sorunun peşine düştüm:

Türkiye’de sağlık yayıncılığı, insan sağlığını önceleyen daha etik, daha güvenilir ve daha sorumlu bir yapıya nasıl kavuşabilir?

Daha iyi iletişim ve daha iyi ilişkiler için ‘insanları okumak’ mümkün mü?


Bu yazıda, önce kendimizi tanımanın, sonra başkalarını anlamanın önemini ve iletişim tarzlarımızın ilişkilerimize etkisini ele alıyorum.

Bazen birini görür ve ilk birkaç dakikada yakınlık kurarız. Onu anlamak ve onunla anlaşmak için fazla çabalamaya ihtiyaç duymayız. Bazen de tam tersi olur. Daha ortada hiç bir şey yokken bir huzursuzluk çöker; sesinden, sözünden, üslubundan hatta sessizliğinden bile rahatsız oluruz. Sonra küçük meseleler bile büyük sorunlara dönüşür; biz de söylenip dururuz: Niye bir türlü anlaşamıyoruz?

Kendinizi ve Başkalarını Tanımaya Hazır mısınız? İletişim ve Davranış Tarzları Testine Katılın



NEDEN bazı insanlarla tek kelime etmeden anlaşırken, bazılarıyla sürekli "frekans hatası" yaşıyoruz? 

İş hayatında neden bazıları sonuca odaklanırken, bazıları sadece sürece ve ilişkilere önem veriyor?

Bu test, bir "etiketleme" aracı değil; sizin ve çevrenizdekilerin dünyayı hangi pencereden gördüğünü anlamanızı sağlayacak bir farkındalık haritasıdır.

Liselilerle Bir Söyleşi: Medya Dedektifliği Yapmak İster Misiniz?

Eskişehir Bahçeşehir Koleji'nde “Meslek Uzmanları ile Kariyer Söyleşileri” kapsamında lise öğrencileriyle çok keyifli ve gerçekten “canlı” bir buluşma gerçekleştirdik: Medya Dedektifliği.

Başlık ilginç değil mi?

Bazen bir kavramın kendisi bile insanı düşünmeye çağırıyor. 

“Dedektiflik” deyince akla suç, gizem, ipuçları geliyor. Oysa bugün, sosyal medyada ve gündelik hayatta karşımıza çıkan içerikler için de benzer bir şeye ihtiyacımız var: İpucu toplamak, kanıt aramak, kaynak sorgulamak ve acele karar vermemek.


'Nihilist Penguen' nereye gidiyor? Sürüden ayrılmak özgürlük mü, kaçış mı?

Son günlerde sosyal medyada bir penguen var; ama bildiğimiz penguenlerden değil.

Bir bakıyorsunuz Eskişehir’de bir çay bahçesinde… Bir bakıyorsunuz Ankara’da Kızılay’da… Bir bakıyorsunuz bir ünlünün yanında… Hepsi “tatlı”, “cool”, “sürüyü reddeden” bir karakter gibi paketlenmiş.

Bu kısım önemli: Görüntülerin önemli bir kısmı kurgu/kolaj, bazıları da doğrudan yapay zekâ üretimi; yani penguen “elbette” o şehirlerde gezmiyor ama “kesinlikle” bizim zihinlerimizde gezdiriliyor.

Bazen bir görsel gerçeği anlatmaz; ama bir ruh hâlini çok iyi anlatır.

Ve bu penguen, tam da oraya dokunuyor.

Uyuşturucuyla Mücadelede Medyanın Rolü Nedir? Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlerimizle uyuşturucu ve medya konusunu konuştuk

Nasrettin Hoca bir akşamüstü, evinin önünde telaşla bir şeyler arar.

Komşusu görür, yaklaşır: “Hoca, hayırdır, ne arıyorsun?”
Hoca der ki: “Anahtarımı kaybettim.”
Komşu da insanlık hâli; eğilir, beraber ararlar.
Ararlar, tararlar… Anahtar yok!
Bir süre sonra komşu sorar: “Hoca, emin misin burada kaybettiğine?”
Hoca hiç bozulmadan cevap verir: “Yok, ahırın orada kaybettim.”
Komşu şaşırır: “E hocam, o zaman niye burada arıyoruz?”
Hoca sakince der ki: “Orası karanlık, burada lamba yanıyor.”

Bazen bir konuyu uzun uzun anlatmak yerine bir fıkra anlatmak, meseleyi daha iyi görünür kılar. Çünkü fıkra, insanın zihnindeki savunma duvarlarını indirir; gerçeği sertleştirmeden söyler.

Uyuşturucuyla mücadelede de benzer bir durum yaşıyoruz. Birçok kişi riskin farkında; “ne yapılabilir?” diye düşünmüş olanlar da az değil. Ama farkındalık ile uygulama arasındaki mesafe bazen açılıyor. Çünkü “ışığın altında” konuşmak kolay; “karanlıkta” çalışmak zor. Oysa anahtar çoğu zaman tam da o “karanlık” yerde duruyor.

Benim derdim “kimse bir şey yapmıyor” demek değil. Sahada emek veren, risk alan, gece gündüz çalışan çok insan var. Derdim şu: "Doğru yerde mi arıyoruz? Enerjimizi en etkili yere mi harcıyoruz?" Bu soruyu sormadan, iyi niyet tek başına “sonuç” üretmiyor.

 

TEST: Benim yöneticimde narsistik örüntü ne kadar güçlü?


Aşağıdaki “2 dakikalık pratik tarama testi”, yöneticinizde narsistik örüntülerin ne ölçüde baskınlaştığına dair hızlı bir fikir verir. 

Amaç “etiketlemek” ya da “tanı koymak” değil; işyerindeki risk düzeyini görüp, yazıda önerilen kayıt–netlik–sınır stratejilerini ne kadar sıkı uygulamanız gerektiğini anlamaktır. 

Testten önce bile işyerinin “havası” çoğu zaman gerçeği fısıldar; bu ölçek, o hissi ölçülü bir çerçeveye oturtmaya yardımcı olur. 

Büyük umut ve heyecanlarla: Sağlıkta İletişim ve Motivasyon Çalıştayı'nın ardından...


Sağlığın Geliştirilmesi Genel Müdürlüğü tarafından 17–18 Aralık tarihlerinde düzenlenen Sağlıkta İletişim ve Motivasyon Çalıştayı, Ankara’da tamamlandı.

İki gün süren çalıştay boyunca, altı tematik masada ve 100’ü aşkın akademisyen, uzman ve profesyonelin katkılarıyla; sağlık hizmet sunumunda iletişimin güçlendirilmesi ve sağlık çalışanlarının motivasyonunu artırmaya dönük kapsamlı değerlendirmeler yapıldı. 

Kapanış gününde ise süreç boyunca ortaya çıkan çıktılar, masa temsilcileri tarafından tüm katılımcılarla paylaşıldı.

Kriz İletişimi Ne Zaman Başlar: Sorun Çıkınca mı, Vatandaş Sokağa Çıkınca mı?



Cumartesi sabah uyandık; sular kesik.
Komşular WhatsApp grubunda çoktan yazışmaya başlamış.
Sular İdaresi web sitesinde bir duyuru varmış: “Akşam 20.00’ye kadar gelmeyecek.”

Tedbirsiz yakalandık… Görmedik, duymadık.
Ama yalnız biz değil; belli ki pek çok kişi de aynı durumdaydı.

Kendimizi dışarı attık; şehrin öbür yakasında sular akıyordu.
Geç saatlerde eve döndük.
“İyi ki kayınpederlerle aynı şehirdeyiz” dedik; en azından bizim için bir nefes alma alanı vardı.

Lakin… sular hâlâ yoktu.
Sosyal medya “yıkılıyordu.” X’te ve WhatsApp gruplarında öfke cümleleri havada uçuşuyor, sinir yükseliyor, dil sertleşiyordu.

Mevsim kış, hava ayaz.
Bebeği olan var, çocuğu olan var, hastası olan var.
Bakım veren var, bakıma muhtaç olan var.
Parası olan var, olmayan var.
Esnaf var, çalışan var.
Tuvalet var, temizlik var, yemek var… Var da var.

Ve kafamın içinde tek bir soru dönüp duruyordu:
Peki, yetkililerden net bir açıklama var mı?

Sigara Yasağı Gevşedi mi? “Dumansız Hava Sahası” Seferberliğinin Dünü ve Bugünü

 

Yakın zamanda bir restorana ya da kafeye gittiniz mi?

Çoğumuzun artık dikkatini bile çekmiyor; hatta fark etmiyoruz. Mekâna orta kapıdan giriliyor; sağ taraf sigara içilen, sol taraf içilmeyen bölüm… Veya ön taraf sigaralı, arka taraf dumansız. İki bölümü birbirinden ayıran herhangi bir bölme yok. Camlı bir bölme varsa da aradaki kapılar ardına kadar açık.

Hayatında hiç sigara içmeyen biri olarak böyle bir mekâna girdiğimde (ki genellikle girmemeyi tercih etsem de), her ne kadar sigarasız bölüme otursam da bir süre sonra aldığım nefeste rahatsızlık hissetmeye başlıyorum.

İşte böyle mekânlardan birinde geçen gün garsona şaka yollu sordum:

“Evli misin, çoluk çocuk var mı? Evde sigara içiyor musun?”
“Evet,” dedi.
“Nerede içiyorsun?”
“Evde.”
“Evin neresinde?”
“Balkonda.”
“Peki burada niye bu kural yok?”

Kısık sesle fısıldadı: “Patron…”

'Ye Kürküm Ye': Hoca'nın Yanılgısı Nerede?

 

Nasreddin Hoca’nın “Ye kürküm ye” fıkrasını bilirsiniz. Hoca, tarladan çıkıp düğün evine gider, kimse yüzüne bakmaz. Eve gidip kürkünü giyer gelir, herkes sofrasına ‘buyur’ eder. Hoca da ‘rağbet kürke’ diye hayıflanır.

Bu nükteli hikâye bize, insanların dış görünüşe verdiği önemi anlatır. Etkili İletişim Teknikleri dersinde bunu söyler ve sorarım:

Peki, burada Hoca haklı mı; haksız mı? Nerede doğru, nerede yanlış?


Bir cümle bir hayatı kurtarabilir mi?

 

Narkorehber Eğitimcilerinin Eğitimi’nin ardından…

Dün Ankara Elmadağ’da, Emniyet Genel Müdürlüğü’ne bağlı Şehit Mustafa Büyükpoyraz Koruma Eğitim Akademisi’nde; Türkiye’nin dört bir yanından gelen narkotik birimlerinin temsilcileriyle bir araya geldim. "Narkorehber Eğitimcilerinin Eğitimi" programında “Etkili Sunum Teknikleri” başlıklı bir eğitim verdim.

Güzellik Salgını mı, Değersizlik Hipnozu mu?



Adnan Oktar’ın “kedicikleri”ni hatırlarsınız. Hepsi birbirine benzeyen kadınlar, kimilerine göre birer estetik “harikasıydı.”

Fark ettiniz mi bilmem ama son zamanlarda televizyon ekranlarında, sokakta ya da AVM’lerde gördüğümüz birçok kadın aynı şekilde birbirine benzemeye başladı. Saçlar, kaşlar, kirpikler, elmacık kemikleri, burunlar, dudaklar, dişler, tırnaklar tek bir elden çıkmış gibi.

Kıyafet modası gibi yüzün de modası mı oluşmaya başladı diye düşünüyor insan.

Hayır, sadece kadınlar değil elbette. Erkeklerde de durum farklı değil. Saç ektirmek artık sıradanlaştı. Ama orada da bitmiyor. Kaş, saç, sakal, tırnak derken erkek kuaförlerinin önü yüzleri maskeli gençlerle dolmaya başladı. Erkekler için de kremler, bakımlar, enjeksiyonlar söz konusu.

Kısacası bir güzellik, bakım ve estetik çılgınlığı yaşıyor gibiyiz. Sağlık programı adı altında ekranlarda en çok bu konuşuluyor: “mucize bakım kürleri”, “sihirli dokunuşlar”, “minik dolgular”, “gençlik aşıları”, “parlak ciltler”…

Neticeyi de Instagram üzerinden görmek mümkün. Sosyal medya, adeta “pazarın” vitrini…

Popüler Yayınlar

© Prof. Dr. Erkan Yüksel | www.erkanyuksel.org