Yaz kapıya dayanınca insanın içinde tuhaf bir toparlanma isteği beliriyor.
Dolapları topluyoruz. Bavulları çıkarıyoruz. Evin eksiklerine bakıyoruz. Arabaya bakım yaptırıyoruz. Gideceksek yol planı yapıyoruz. Kalacaksak evin serin köşelerini düşünüyoruz. Bir yerlere yetişme telaşı biraz azalsın, takvim biraz seyrelsin, telefon biraz sussun istiyoruz.
Ama galiba insan bazen eşyasını toplarken içini toplamayı unutuyor.
Tam da böyle bir zamanda, şöyle bir hikaye çıktı karşıma…
Rivayet odur ki çok eski zamanlarda epey zengin bir adam varmış.
Öyle böyle değil… Malı mülkü, hanı hamamı, tarlası tapanı, altını parası, haddi hesabı yokmuş. Etrafında gözünün bir hareketine bakan, parmağının bir işaretini kollayan pek çok adamı, hizmetçisi, uşağı varmış. Konağından misafir, sofrasından insan eksik olmazmış.
Bizim adam iki şeyden korkarmış: Parasız kalmaktan ve yalnız ölmekten.
Onun için yaşlanıp hastalandığında şöyle bir vasiyette bulunmuş:
“Her kim ki ben öldüğüm gece mezarımda benimle sabaha kadar beklerse, o kişiye servetimin yarısını verin.”
Böyle bir haber, tabii ki büyük bir hızla yayılmış. Vasiyeti duymayan kalmamış. Herkes servetin hayalini kurmuş ama iş mezarda sabahlamaya gelince, herkesin içi ürpermiş.
Neyse, fakir bir hamal bu göreve talip olmuş. Ömür boyu hamallık yaparak geçimini sağlamaya çalışan hamal, “Nasıl olsa benim sırtımda yük taşımakta kullandığım urganımdan, yani ipimden başka kaybedecek bir şeyim yok; ben yaparım” demiş.
“Ömrümün geri kalanını da varlık içinde sürdürürüm” diye hayal etmiş.
Derken bizim zengin adam ölmüş, cenaze kaldırılmış ve akşam olmuş. Fakir hamal da söz verdiği gibi zengin adamın mezarında, onun yanında sabaha kadar beklemeye başlamış.
Gecenin karanlığı çökünce; hikâye bu ya, sorgu melekleri gelmiş. Bir bakmışlar mezarda iki kişi var. Biri ölü, diğeri diri.
“Ölü olan zaten burada, biz diriyi sorguya çekelim” diyerek başlamışlar bizim hamalı sorgulamaya…
“Adın, soyadın, dinin, imanın…” derken soru gelmiş urgana, ipe…
“Bu ip kimin? Nereden aldın? Ne zaman aldın? Nasıl aldın? Nasıl kullandın? Bununla ne yaptın? Kime faydası oldu? Kime zararı dokundu?”
Soruların ardı arkası gelmemiş.
Sabah olmuş, insanlar gelmiş, mezarı açmışlar, hamalı dışarı çıkarmışlar.
Herkesin yüzü gülüyor, hamalı görmek için birbirini eziyormuş. “Zengin oldu bizim hamal” diye sevinçle söyleniyorlarmış.
Ancak hamalın yüzü asık, kaşları çatık, gözleri şişmiş.
Kalabalığın arasından “Hadi iyisin, kondun büyük bir servete” diyenler olunca hamal cevap vermiş:
“Yok, aman istemem. Benden uzak dursun. Ben sabaha kadar bir ipin hesabını veremedim. Nerede kaldı bir servetin hesabını vermek… Yok, ben hiçbir şey istemem.”
Ve mirası almaktan vazgeçmiş…
BİR İPİN AĞIRLIĞI
Zengin adamın mezarında kendi servetinin hesabını nasıl verdi bilinmez.
Ama tek bir urganından başka neredeyse hiçbir şeyi olmayan bir hamalın, hesabını veremeyeceğini düşündüğü zenginliği elinin tersiyle itmesi, insanı durdurup düşündüren bir hikâye.
Çünkü mesele yalnızca sahip olmak değil galiba.
Mesele, sahip olduğumuz şeyle ne yaptığımız.
Onu nereden aldığımız, nasıl kullandığımız, kimin hakkına dokunduğumuz, kimin gönlünü incittiğimiz, kimin duasına ya da bedduasına karıştığımız…
Sıradan bir “ip” nedir ki mesela?
Küçük, hatta küçücük bir şey değil mi?
Ama bazen bir ip, yalnızca ip değildir.
Bir emanettir.
Bir sözdür.
Bir imzadır.
Bir yetkidir.
Birinin hakkıdır.
Bir çocuğun sevinci, bir öğrencinin kalbi, bir çalışanın emeği, bir komşunun kapısı, bir yoksulun duasıdır.
Bazen de ağzımızdan çıkan bir cümledir.
“Ne olacak canım?” deyip geçtiğimiz küçük bir kırgınlıktır.
Görmezden geldiğimiz bir haksızlıktır.
İçimizde büyüttüğümüz bir kindir.
Başkasının elindekine duyduğumuz gizli bir hasettir.
Birine karşı dürüst davranmadığımız o küçücük andır.
Demek ki insanı farkına varmasa da ağırlaştıran şey her zaman büyük servetler değil.
Bazen küçük bir iptir.
Bazen de o ipin nereye bağlandığıdır.
TATİLE GİDERKEN NEYİ BIRAKMALI?
Yaza girerken herkes biraz hafiflemek istiyor.
Üstümüzden kışın yorgunluğunu atmak, okulun, işin, toplantıların, sınavların, gündelik koşuşturmanın yükünden biraz uzaklaşmak istiyoruz.
Ama insan yalnızca bedeniyle tatile çıkmıyor ki…
Aklıyla da gidiyor.
Kalbiyle de gidiyor.
İçinde taşıdığı kırgınlıklarla, gecikmiş özürlerle, söylenmemiş güzel sözlerle, ertelenmiş teşekkürlerle, büyüttüğü kızgınlıklarla, içine attığı pişmanlıklarla gidiyor.
Bavul hafif olsa bile iç yük ağır olabiliyor.
Belki bu yüzden tatile çıkmadan önce yalnızca valize ne koyacağımızı değil, içimizde neyi bırakacağımızı da düşünmek gerekiyor.
Kimden helallik istemeliyim?
Kime teşekkür etmeliyim?
Kimin gönlünü aldım, kimin gönlünü kırdım?
Hangi sözü fazla söyledim?
Hangi sözü hiç söylemedim?
Hangi hakkı geciktirdim?
Hangi emaneti ihmal ettim?
Hangi küçük ip, fark etmeden boynuma dolandı?
Bunlar insanı suçlamak için sorulacak sorular değil.
Aksine, insanı hafifletmek için sorulacak sorular.
Çünkü bazen huzur, uzak bir sahil kasabasında değil; içimizde düğüm olmuş küçük bir ipin çözülmesindedir.
Bir telefon etmekte…
Bir “kusura bakma” diyebilmekte…
Bir “hakkını helal et” cümlesinde…
Bir çocuğun başını okşamakta…
Bir anne babanın gönlünü almakta…
Bir çalışanın emeğini teslim etmekte…
Bir öğrencinin gayretini görmekte…
Bir dostun varlığını hatırlamakta…
Bazen insan tatili denizde, güneşte, serinlikte arar. Elbette bunların da insana iyi gelen tarafı var. Ama kalp ağırsa, en güzel manzara bile eksik kalır.
O yüzden belki de bu yaz, biraz da içimizin iplerine bakalım.
Nereye bağlanmışız?
Kime düğüm olmuşuz?
Kimi kendimize bağlamış, kimi kendimizden uzaklaştırmışız?
Ve en önemlisi, hangi ipin hesabını verebiliriz?
Peki ya zenginlik ya da fakirlik? Varlıklı olmak suç mu?
Elbette hayır.
Bu hikâye bize zenginlik kötüdür, fakirlik iyidir demiyor.
Mal da, mülk de, makam da, imkân da doğru eldeyse hayra vesile olabilir.
Yeter ki insan, elindekinin yalnızca sahibi değil, sorumlusu olduğunu da unutmasın.
Çünkü insanın elindeki çoğaldıkça, hesabı da çoğalır.
Ve bazen insan, bir servetten önce bir ipin hesabını verebilmeli.
SON SÖZ
Yaz gelirken hepimize biraz serinlik, biraz sükûnet, biraz iç ferahlığı iyi gelir.
Yüce Allah hepimizi iyi insanlarla karşılaştırsın.
Alnımızın terinden başka verilecek hesabımız olmasın.
Başımızı yastığa koyduğumuzda içimizi kemiren bir korku, son nefesimizi verirken ruhumuzu daraltan bir pişmanlık bırakmasın.
Vicdanımız rahat, kalbimiz temiz, kazancımız helal, sözümüz doğru, niyetimiz hayır olsun.
Tatile gidenlere hayırlı yolculuklar, evinde kalanlara huzurlu günler, çalışanlara kolaylıklar, yorulanlara dinlenme imkânı versin.
Çünkü insanın en büyük zenginliği galiba yalnızca kasasında birikenler değil; gönlünde hafiflik, yüzünde açıklık, uykusunda huzur, duasında samimiyet taşıyabilmesidir.
En büyük zenginlik başka nedir ki?
Erkan YÜKSEL
Yorum Gönder
Görüş, katkı ve sorularınızı paylaşabilirsiniz. Yorumlar, nezaket ve içerik bütünlüğünü korumak amacıyla onaylandıktan sonra yayımlanır.