Sayfalar

Sevgi Dilinizi Biliyor musunuz? Ya da Sevmeyi?

Yaz tatilinde kitap raflarını karıştırmaya devam...

Bugünlerde üzerinde konuşmaya değer olduğunu düşündüğüm ilginç ve önemli bir kitap var elimde: Gary Chapman’ın Beş Sevgi Dili...

Belki siz de okumuşsunuzdur. Okumadıysanız da büyük olasılıkla kitabın temel düşüncesini bir yerlerden duymuşsunuzdur. Hatta internette “Sevgi diliniz hangisi?” başlığıyla hazırlanmış testlerden birini çözmüş bile olabilirsiniz.

Peki bulabildiniz mi; sizin sevgi diliniz hangisi?

Güzel sözler duymak mı? Sevdiğiniz insanla nitelikli zaman geçirmek mi? Küçük de olsa bir hediye almak mı? Size yardım edilmesi mi? Yoksa sarılmak, dokunmak, el ele tutuşmak mı?

Chapman, insanların sevgiyi farklı biçimlerde ifade ettiklerini ve yine farklı biçimlerde algıladıklarını söylüyor. Bunları beş başlık altında topluyor: onaylayıcı sözler, kaliteli zaman, hediye alma, hizmet davranışları ve fiziksel temas.

Düşünce oldukça basit ama bir o kadar da etkileyici. Çünkü önemli bir konuyu gündeme getiriyor: Sizin ve sevdiğiniz kişinin sevgi dilleri birbirinden farklı olabilir.

Örneğin biri sevgisini yardım ederek, sorumluluk üstlenerek gösterirken; diğeri sevgiyi birlikte geçirilen zamanda arıyor olabilir.

Dolayısıyla bazen sorun sevgisizlik değil, sevginin gönderildiği ve alındığı kanalların birbirinden farklı olmasıdır.

Kitabın üzerinde düşünmeye değer yanı da bu.

Ama uzun zaman önce okuduğum bu kitabı yeniden elime aldığımda bugün aklıma başka bir soru geliyor:

Acaba asıl sorunumuz sevgi dilimizi bilmememiz mi?

Yoksa biz aslında, belki de toplum olarak, sevgi denilen şeyi yeterince biliyor muyuz?

Çünkü sevginin yalnızca beş dili olduğunu söylemek bana biraz eksik geliyor.

Bir insanı gerçekten dinlemek de sevginin bir ifadesi değil midir? Onun duygularını anlamaya çalışmak?

Başarısını kıskanmak yerine sevincine ortak olmak, zor zamanda yanında durmak, hata yaptığında özür dilemek, sınırlarına saygı göstermek, kendi hayatını kurmasına izin vermek, onu değiştirmeye çalışmadan kabul edebilmek...

Bunlar da sevgiden değil mi?

Sevgi bazen sımsıkı sarılmaktır.

Bazen de sarılmak istemeyen birine sarılmamaktır.

Bazen “Seni seviyorum” demektir.

Bazen “Haklısın, seni incittim” diyebilmektir.

Bazen yanında kalmak, bazen de özgür bırakabilmektir.

O hâlde belki sevginin beş değil, onlarca dili vardır.

Shakespeare’in Antonius ve Kleopatra’da söylediği ve benim de en sevdiğim sözlerden biri olarak yıllardır aklımda tuttuğum ifade bu noktada ne kadar anlamlı:

“Ölçülebilen bir sevgi zavallı bir sevgidir.”

Gerçekten de sevgiyi beş kutucuğa yerleştirip ölçmek mümkün mü? Belki bu sınıflandırmalar bize kendimizi anlamak için bir kapı açabilir ama sevginin tamamını anlatmaya yetmeyebilir.

Asıl mesele belki de başka.

Türkiye’de insan ilişkilerine baktığımda zaman zaman daha temel bir problem görüyorum:

Biz acaba neyin sevgi, neyin sevgisizlik olduğunu gerçekten biliyor muyuz?

Çünkü bazı davranışları sevgi zannederek büyümüş olabiliriz.

“Seni sevdiğim için kıskanıyorum.”

“Ben senin iyiliğin için söylüyorum.”

“Senin kötülüğünü mü istiyorum?”

“Ben senin için neler yaptım.”

“Ben annenim, sen benden iyi mi bileceksin?”

Bu tür cümlelerin arkasında gerçekten sevgi olabilir. Fakat sevginin yanında kontrol, korku, suçluluk, sahiplenme ve beklenti de bulunabilir.

Niyetimizin gerçekten iyi olması, yaptığımız her şeyi sevgi hâline getirir mi?

Eski bir sözde denir ya: “Ayı yavrusunu severken öldürürmüş.”

Birini çok seviyor olmak, onu doğru sevdiğimiz anlamına gelmeyebilir.

Çocuğumuzu sevdiğimiz için onun bütün kararlarını biz vermeye çalışabiliriz. Eşimizi sevdiğimiz için, farkında olmadan, yaşam alanını daraltabiliriz. Arkadaşımızın iyiliğini istediğimiz için ona hiç sormadan onun yerine karar verebiliriz.

Sonra da şaşırırız:

“Ama ben seni seviyorum; niye anlamıyorsun?”

Belki de karşı taraf anlamadığı için değil, bizim sevgimiz ona sevgi gibi gelmediği için...

Peki sevmenin nasıl bir şey olduğunu nereden öğreniyoruz?

Herhâlde ilk olarak ailemizden.

Daha önce iletişim üzerine yaptığım bir konuşmada da benzer bir noktaya dikkat çekmiştim: İletişimi çoğumuz özel olarak öğrenmiyoruz. Annemiz, babamız, ailemiz ve çevremizdeki insanlar ne biliyorsa, bize ne kadarını aktarabiliyorsa biz de büyük ölçüde öyle öğreniyoruz.

Sevgi konusunda da durum bundan çok farklı değil sanıyorum.

Bir çocuk sevgiyi kitaptan okumaz. Kendisine nasıl davranıldığına bakarak öğrenir.

Hiç sarılınmamışsa sarılmayı bilmeyebilir. Hiç takdir edilmemişse güzel söz söylemekte zorlanabilir. Duyguları hiç sorulmamışsa karşısındaki insanın duygularını merak etmeyebilir.

Evde sevgi fedakârlıkla, itaatle, korkuyla, kıskançlıkla ya da sürekli eleştiriyle birlikte yaşanmışsa bunların bazılarını sevginin doğal parçaları sanabilir.

Belki de mesele tam burada başlıyor:

Bize sevgi diye ne gösterildiyse, biz de sevgiyi o sanıyor olabiliriz.

Bu yüzden “Sevgi görmeyen insan sevemez” demek fazla ağır ve kesin olur. İnsan geçmişine mahkûm değildir.

Yine de sevildiğini sağlıklı biçimde deneyimlememiş bir insanın sevgiyi tanıması, göstermesi ve karşısındakinden gelen sevgiyi fark etmesi biraz daha zor olabilir.

Erich Fromm’un Sevme Sanatı kitabındaki yaklaşımı bu nedenle çok değerli buluyorum: Sevgi yalnızca başımıza gelen güzel bir duygu değildir. Bilgi, emek, dikkat, sorumluluk ve öğrenme gerektirir.

Yani sevgi biraz da bir beceridir.

Tam da burada Türk sinemasının sevgi üzerine söylediği en unutulmaz sözlerden biri geliyor aklıma.

Selvi Boylum Al Yazmalım...

“Sevgi neydi? Sevgi emekti.”

Ben de Kızım Sana Söylüyorum, Okurum Sen Anla kitabımda bu söze değinmiştim. Çünkü sevginin yalnızca söylenen değil, emek verilen bir şey olduğu düşüncesini önemsiyorum.

Ama burada da dikkat etmek gerekmez mi?

Emek vermek, karşılığında bir şey istemek değildir.

“Ben senin için bunca şeyi yaptım” diye hesap tutmak hiç değildir.

Belki sevgi, verdiğimiz emeği karşı tarafın üzerinde bir borca dönüştürmemeyi de bilmektir.

Korkunun hâkim olduğu ilişkide insan, “Başına bir şey gelir” denilerek yönetilir.

Öfkenin hâkim olduğu ilişkide, “Nasıl benim dediğimi yapmazsın?” denir.

Hayal kırıklığının hâkim olduğu ilişkide ise “Ben senin için neler yaptım, sen bana bunu mu yaptın?” sözü sık duyulur.

Sevgi, saygı ve güvenin hâkim olduğu ilişkideyse başka bir cümle vardır:

“Seni anlamaya çalışıyorum. Benden farklı olabilirsin. Yine de sana değer veriyorum.”

Bu yalnızca eşler arasında geçerli değildir. Anne-baba ile çocuk, öğretmen ile öğrenci, yönetici ile çalışan, arkadaş ile arkadaş ve hatta toplum ile birey arasındaki ilişkide de böyledir.

Belki önce kendi kendimize şu soruları sormalıyız:

“Ben sevgiyi nasıl öğrendim?”

“Sevgi sandığım hangi davranışlar aslında korku, sahiplenme ya da kontrol olabilir?”

“Karşımdaki insan benim yanımda gerçekten kendisini değerli, güvende ve özgür hissediyor mu?”

Gary Chapman’ın kitabı bize güzel bir başlangıç sorusu veriyor:

“Sevgi diliniz hangisi?”

Ben de yaz tatilinde bir sabah vakti, gökte uçan kırlangıçlar eşliğinde uzaktan denizi seyrederken bu kitabı tekrar elime aldığımda, bu sorunun yanına bir tane daha ekledim:

Peki sevmeyi biliyor muyuz?

Bilmiyorsak da belki bundan utanmak yerine öğrenmek gerekiyor.

Çünkü sevmek yalnızca içimizden gelen bir duygu değil; zaman zaman yeniden öğrenilmesi gereken bir insanlık becerisi.

Belki de sevginin en önemli dili budur:

Öğrenmeye devam etmek!


Prof. Dr. Erkan YÜKSEL

Yorum Gönder

Görüş, katkı ve sorularınızı paylaşabilirsiniz. Yorumlar, nezaket ve içerik bütünlüğünü korumak amacıyla onaylandıktan sonra yayımlanır.

Popüler Yayınlar

© Prof. Dr. Erkan Yüksel | www.erkanyuksel.org