Yazlıktayız. Kızımın bir şikâyetini danışmak üzere misafir hasta olarak yakındaki bir ASM’ye gidelim dedik.
Saat 15.00 civarı...
Dışarısı yaklaşık 35 derece. İçeride klima çalışıyor. Salonda çoğu orta yaşın üzerinde insanlar, emekliler, kadınlar, birkaç genç ve çocuk... Girişte solda bir bilgisayar, önünde kimi yazılar... Ama masada sekreter ya da danışılacak bir görevli yok.
“Ne yapıyoruz?” diye sordum bekleyenlere.
Masanın üzerindeki defterden koparılmış bir kâğıdı gösterdiler:
“Oradaki listeye adınızı yazıyorsunuz.”
Kızımın adını yazdım tükenmez kalemle. Onuncu sıradayız.
Bilgisayarın önündeki A4 kâğıtta misafir hasta kayıtlarının saat 16.00’dan sonra açılacağı yazıyor. Başka bir açıklama yok.
Beklemeye başladık.
Saat ilerledikçe salon kalabalıklaştı. Oturacak yer kalmadı. İnsanlar ayakta.
Saat 15.50’ye yaklaşınca masanın çevresinde hareketlenme başladı.
“Ben adımı yazmadım ama...”
“Ben senden önce geldim.”
“Birinci kimdi?”
“Daha on dakika var.”
“Beş dakika kaldı...”
Kâğıdın arka yüzüne kadar uzamış isimler...
Genç bir görevli gelip listeye baktı, birkaç soruya cevap verip içeri döndü. Az sonra bir başkası kâğıdı aldı, içeri götürdü, sonra yeniden masaya bıraktı.
Ama hâlâ süreci yöneten kimse yok.
Hastalar kendi düzenlerini kurmaya çalışıyor:
“Listeye göre gidilsin.”
“Sıraya dizilelim.”
“Sekreter gelsin.”
“Ben okuyayım...”
Derken listede ilk sırada olan emekli bir bey gözlüklerini takıp bilgisayara T.C. numarasını yazmaya çalıştı.
Yazamadı.
İçeriden az önceki görevli geldi, nasıl yazılacağını gösterdi ve tekrar içeri döndü.
Daha ilk kişi işlemini tamamlamadan uğultular yükselmeye başladı.
Birisi isimleri okumaya başladı:
“İkinci... Üçüncü...”
“Sen kaçıncıydın?”
Ama hâlâ ortada kalabalık, karmaşa...
Tam o sırada bir kadın kalabalığın arasından geçip bilgisayarın başına geldi ve kendi T.C. numarasını yazdı.
“Siz kaçıncısınız?”
“Adınızı listeye yazmadınız mı?”
“Biz de burada bekliyoruz...”
Sesler yükseldi.
Kadın kimsenin yüzüne bakmadan kalabalığın arasından sıyrılıp bir kenara geçti.
Ve dimdik dikildi.
Kendisine yönelen serzenişlerin, suçlamaların, hatta hakaretlerin arasında...
Mermer bir heykel gibi...
Benim gördüğüm, sol profilden dimdik duran yüzü...
Bir iki cümle söyledi. “Ben de erken geldim” gibi bir şeyler... Pek duyulmadı. Ona da aldırış etmedi.
Heykel gibi durmaya devam etti kalabalıktan bir adım ötede...
Ne hissettiğini, ne düşündüğünü çok merak ettim doğrusu.
Bir insan çevresindeki insanların hakkını, bekleyişini, tepkisini nasıl bu kadar kolay görmezden gelebilir?
...
Elbette o kadının kim olduğunu bilmiyorum. Hayatında neler yaşadığını, neden böyle davrandığını da...
Bir insanın tek bir davranışından kişiliği hakkında hüküm vermek de doğru olmaz.
Ama davranış ortada...
Ve düşündürücü...
Bütün bunlar olurken az ötedeki, görevlilerin girip çıktığı doktor odasının açık kapısından baktım içeri.
“Burada bir karmaşa var. İlgilenecek biri var mı?” diye sordum.
Aldığım cevap daha da düşündürücüydü:
“Her gün böyle burası. Daha ne kavgalar oluyor... Bugünkü bir şey değil.”
...
Sanki bir kabullenilmişlik...
Ve belli ki asıl mesele yalnızca sıra kavgası değil, düzendeki boşluk...
Sahipsiz kalmış bir süreç...
Kendi düzenini kurmaya çalışan kalabalık...
Birbirini denetlemeye çalışan kırgın, kızgın, hasta ve yorgun insanlar...
...
Sonra aldım sıra kâğıdını ve sınıftaki öğretmen ses tonumla okumaya başladım:
“Dördüncü... Beşinci...”
Anladım ki sekizinci kişi, az önce sırayı bozan kadınmış.
“Benim...” dedi.
Yalnızca birkaç kişinin önüne geçmiş...
Sonra bir düzen oluştu.
İnsanlar yavaş yavaş sustu.
Derken eşim seslendi:
“Bizim adımız yandı.”
Kâğıdı bekleyen hastalardan birine verdim ve biz girdik içeri...
...
Akşam eşimle yaşananları konuşurken bana fark etmediğim bir şeyi hatırlattı.
Bilgisayarın önündeki “Misafir hasta kayıtları saat 16.00’dan sonra yapılacaktır” yazısının hemen yanında başka bir uyarı daha varmış.
Sağlık çalışanına şiddet uygulanması hâlinde, hekim şikâyetçi olmasa bile işlem yapılacağı yazıyormuş.
Muhtemelen boşuna konulmamış o yazı.
Elbette sağlık çalışanlarının yaşadığı baskıyı, yoğunluğu, yorgunluğu ve zaman zaman uğradıkları şiddeti görmezden gelmek mümkün değil.
Duvarda şiddet olduğunda ne yapılacağı yazılmış.
Peki şiddeti, öfkeyi ve çatışmayı daha ortaya çıkmadan önleyecek düzen sağlanmış mı?
Çünkü sağlık iletişimi yalnızca hekimle hastanın konuşması değildir. Hastanın kuruma girdiği andan itibaren ne yapacağını bilmesini sağlayan bütün süreci de kapsar.
İnsanları birbirlerinin karşısına bırakmayan bir düzen, iyi iletişimin omurgasıdır.
...
Çünkü insan davranışını yalnızca karakterle açıklamak kolaycılık olur.
Belirsizlik varsa...
Kural var ama uygulayan yoksa...
İnsanlar uzun süre bekliyorsa...
Herkes kendi hakkını kendisinin koruması gerektiğini düşünüyorsa...
Gerilim elbette büyür.
Bir süre sonra mesele sağlık hizmeti almaktan çıkıp “Benim hakkım yenmesin” mücadelesine dönüşür.
Sonra farklı insan hâlleri çıkar ortaya:
Önce kendini düşünen...
Haksızlığa öfkeyle karşı çıkan...
Sessizce seyreden...
Bir düzen olsun diye uğraşan...
Ve bir de aynı sahneyi yüzlerce kez gördüğü için “Her gün böyle...” diyen ve geri çekilen...
Aslında biraz daha geniş bakınca hiç de yabancı gelmiyor bütün bunlar.
Trafikte, sokakta, apartmanda, işyerinde başka biçimlerde karşılaşmıyor muyuz aynı hâllerle, aynı insan davranışlarıyla?
...
Sussan Olmuyor Susmasan Olmaz kitabımda da belirttiğim gibi:
İyi insan ilişkileri ve huzurlu bir toplum için yalnız iyi niyet yetmiyor.
İyi işleyen bir düzen de gerekiyor.
Kuralın açık olması...
Herkese aynı uygulanması...
Sorumlunun belli olması...
Bir sorun olduğunda birilerinin “Bu benim sorumluluğum” diyebilmesi...
Burada bireyin sorumluluğu elbette ortadan kalkmıyor. Ancak kurumsal bir süreçte düzeni kurmak ve işletmek öncelikle o kurumun sorumluluğunda.
Çünkü insan sistemi etkiler, sistem de insanı...
...
Derken, tam bunları düşünürken gözüm elimdeki anahtara takılıyor ve komşum Ahmet geliyor aklıma...
Arabamın arızalandığını duyduğunda hiç tereddüt etmeden ikinci arabasının anahtarını uzatan ve:
“Al, işin görülene kadar kullan.”
diyen Ahmet Bozan.
O sağlık merkezine de onun arabasıyla gitmiştik ya zaten.
...
İşte bir tarafta başkasının hakkını görmezden gelebilen bir insan...
Öte tarafta hiçbir mecburiyeti olmadığı hâlde komşusuna arabasının anahtarını uzatan başka biri...
Demek ki insanlık bitmemiş.
Yürekler bütünüyle taşlaşmamış.
Evet, mermerleşenler var...
Ama Ahmetler de var.
Belki umudu da burada aramak gerekiyor.
SON SÖZ
Sanıyorum yalnızca “İnsanlar neden böyle oldu?” diye sormak yetmiyor. Sistemi ve insanı birlikte düşünmek gerekiyor.
Bir kurumda kuralı koymak, süreci açıkça anlatmak, işleyişi sağlamak ve insanların birbirleriyle karşı karşıya gelmesini önlemek öncelikle kurumun sorumluluğudur.
Çünkü düzeni kurma gücü kimdeyse, sorumluluğu da daha büyüktür.
Ama iyi bir düzen de ancak ona uyan, başkasının hakkını gözeten ve gerektiğinde sorumluluk alan insanlarla yaşayabilir.
Yani biri diğerinin alternatifi değildir.
İyi işleyen kurumlara da, sorumluluk sahibi insanlara da ihtiyacımız var.
O nedenle iki soruyu birlikte sormak gerekiyor:
Bu düzen insanların doğru davranmasını kolaylaştırıyor mu?
Ve...
Ben bu düzenin içinde neyi çoğaltıyorum?
Prof. Dr. Erkan YÜKSEL
Yorum Gönder
Görüş, katkı ve sorularınızı paylaşabilirsiniz. Yorumlar, nezaket ve içerik bütünlüğünü korumak amacıyla onaylandıktan sonra yayımlanır.