Ulaştığımız bilgi doğru mu?
Güvenilir mi?
Bilimsel mi?
Kim tarafından, hangi amaçla, hangi bağlamda üretilmiş?
Ulaştığımız bilgi doğru mu?
Güvenilir mi?
Bilimsel mi?
Kim tarafından, hangi amaçla, hangi bağlamda üretilmiş?
Sayın Emmanuel Macron,
Dün ailemle birlikte Ankara’daydım.
Trafikte ağır ağır ilerlerken şehrin kalabalığına, yollara, binalara, insan telaşına bakıyordum. Birden aklıma siz geldiniz.
Yakında NATO toplantısı nedeniyle Türkiye’ye geleceksiniz. Eminim Ankara’da oldukça yoğun bir programınız olacaktır. Toplantılar, görüşmeler, tartışmalar, protokol, bürokrasi, güvenlik, sınırlı zamanlar, makyajlı sokaklar, kontrollü güzergâhlar…
Bütün bunlar elbette kendi ciddiyeti içinde ilerleyecek.
Ama Ankara’ya kadar gelmişken, eğer programınız ve gönlünüz uygun olursa, sizi Eskişehir’e davet etmek istiyorum.
Bir televizyon programında bir uzmanı dinlersiniz; yıllardır kullandığınız ilacı sorgulamaya başlarsınız.
Sosyal medyada bir video görürsünüz; “Acaba bende de mi var?” diye telaşa kapılırsınız.
Bir yakınız size bir bağlantı gönderir: “Mutlaka oku, çok önemli!” der. Siz de okursunuz. Belki inanırsınız. Belki korkarsınız. Belki umutlanırsınız. Belki de farkında olmadan yanlış bir kararın eşiğine gelirsiniz.
İşte sağlık yayıncılığı bu yüzden sıradan bir yayıncılık alanı değildir.
Çünkü sağlık konusunda verilen bilgi, yalnızca zihnimizde kalmaz; davranışımıza, kararımıza, bedenimize ve bazen hayatımıza dokunur.
Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Akademik Dergisi Etkileşim’in son sayısında yayımlanan “Türkiye’de İdeal Sağlık Yayıncılığı İçin Normatif Bir Çerçeve Önerisi” başlıklı akademik makalemde tam da bu sorunun peşine düştüm:
Türkiye’de sağlık yayıncılığı, insan sağlığını önceleyen daha etik, daha güvenilir ve daha sorumlu bir yapıya nasıl kavuşabilir?
HABER / Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Danışma Kurulu toplantısında, iletişim eğitiminde gündeme gelen 7+1 modeli değerlendirildi. Farklı üniversitelerden akademisyenler ve sektör temsilcilerinin katılımıyla gerçekleşen toplantıda modelin gazetecilik eğitimi açısından uygulanabilirliği tartışıldı.
2000’li yılların başlarıydı. Bir gün aracımı servise bakım için vermiştim. Bir hocamız, “Ben seni çarşıya bırakayım” dedi. Hocamızın bir oğlu kreşte, diğeri ilkokulda öğrenciydi. Kampüste uğrayıp onları aldık. Sonra hocamız, “Şu fırından da iki ekmek alayım” diyerek arabayı yol kenarına park etti. Ben ön koltukta, çocuklar arka koltukta yalnız kaldık. Baktım çocuklar kendi aralarında kavga gürültü ediyor, birbirleriyle boğuşuyorlar. Belki konu değişir diye sordum:
“Büyüyünce ne olacaksınız?”
Biraz soluklanır gibi oldular. Büyük olan, “Ben Polat Alemdar olacağım, bu da Memati” dedi. Sonra yeniden boğuşmaya başladılar.
Eskişehir Bahçeşehir Koleji'nde “Meslek Uzmanları ile Kariyer Söyleşileri” kapsamında lise öğrencileriyle çok keyifli ve gerçekten “canlı” bir buluşma gerçekleştirdik: Medya Dedektifliği.
Başlık ilginç değil mi?
Bazen bir kavramın kendisi bile insanı düşünmeye çağırıyor.
“Dedektiflik” deyince akla suç, gizem, ipuçları geliyor. Oysa bugün, sosyal medyada ve gündelik hayatta karşımıza çıkan içerikler için de benzer bir şeye ihtiyacımız var: İpucu toplamak, kanıt aramak, kaynak sorgulamak ve acele karar vermemek.
Son günlerde sosyal medyada bir penguen var; ama bildiğimiz penguenlerden değil.
Bir bakıyorsunuz Eskişehir’de bir çay bahçesinde… Bir bakıyorsunuz Ankara’da Kızılay’da… Bir bakıyorsunuz bir ünlünün yanında… Hepsi “tatlı”, “cool”, “sürüyü reddeden” bir karakter gibi paketlenmiş.
Bu kısım önemli: Görüntülerin önemli bir kısmı kurgu/kolaj, bazıları da doğrudan yapay zekâ üretimi; yani penguen “elbette” o şehirlerde gezmiyor ama “kesinlikle” bizim zihinlerimizde gezdiriliyor.
Bazen bir görsel gerçeği anlatmaz; ama bir ruh hâlini çok iyi anlatır.
Ve bu penguen, tam da oraya dokunuyor.
Nasrettin Hoca bir akşamüstü, evinin önünde telaşla bir şeyler arar.
Komşusu görür, yaklaşır: “Hoca, hayırdır, ne arıyorsun?”
Hoca der ki: “Anahtarımı kaybettim.”
Komşu da insanlık hâli; eğilir, beraber ararlar.
Ararlar, tararlar… Anahtar yok!
Bir süre sonra komşu sorar: “Hoca, emin misin burada kaybettiğine?”
Hoca hiç bozulmadan cevap verir: “Yok, ahırın orada kaybettim.”
Komşu şaşırır: “E hocam, o zaman niye burada arıyoruz?”
Hoca sakince der ki: “Orası karanlık, burada lamba yanıyor.”
Bazen bir konuyu uzun uzun anlatmak yerine bir fıkra anlatmak, meseleyi
daha iyi görünür kılar. Çünkü fıkra, insanın zihnindeki savunma duvarlarını
indirir; gerçeği sertleştirmeden söyler.
Uyuşturucuyla mücadelede de benzer bir durum yaşıyoruz. Birçok kişi riskin
farkında; “ne yapılabilir?” diye düşünmüş olanlar da az değil. Ama farkındalık
ile uygulama arasındaki mesafe bazen açılıyor. Çünkü “ışığın altında” konuşmak
kolay; “karanlıkta” çalışmak zor. Oysa anahtar çoğu zaman tam da o “karanlık”
yerde duruyor.
Benim derdim “kimse bir şey yapmıyor” demek değil. Sahada emek veren, risk
alan, gece gündüz çalışan çok insan var. Derdim şu: "Doğru yerde
mi arıyoruz? Enerjimizi en etkili yere mi harcıyoruz?" Bu soruyu
sormadan, iyi niyet tek başına “sonuç” üretmiyor.
O videoları siz de görmüşsünüzdür.
Bir insanın sesini alıp, hiç söylemediği cümleleri
“kendi ağzından” söyletmek artık birkaç dakikalık iş.
Görüntüyü de ekleyince, o kişi hiç bulunmadığı bir
yerde, hiç yapmadığı bir şeyi yapıyormuş gibi karşımıza çıkabiliyor.
Eskiden “fotoğraf yalan söylemez” derdik. Şimdi
fotoğraf da video da ses kaydı da; tek başına, eskisi kadar güçlü bir kanıt
değil.
Daha tuhafı şu: Gerçekle gerçek dışı arasındaki çizgi,
her yeni dijital teknoloji hamlesiyle biraz daha bulanıklaşıyor. Hatta
zaman zaman, yapay zekâ bile bu ayrımı yapmakta zorlanıyor.
Bu yeni medya düzeninde artık herkes birer yayıncı.
Algoritmalar da her birimize ayrı bir “dünya” gösteriyor.
Geleneksel medyaya dair bildiklerimiz bu ortamı açıklamakta giderek yetersiz
kalıyor.
O yüzden iletişim bilimi olarak biriktirdiklerimizi yeniden gözden geçirmek,
yeni koşullara göre yeniden yorumlamak zorundayız.
Tam da bu ihtiyaçla, Prof. Dr. Süleyman
Karaçor, Prof. Dr. Zeynep Karaçor ve Burcu Güvenek’in
editörlüğünde yayımlanan “Blockchain ve Nesnelerin İnterneti Ekseninde
Dijital Ekosistemler” kitabında bir bölüm kaleme aldım:
“Gündem Mühendisliği:
Dijital Çağda
Gündem–Algı–Gerçeklik Döngüsü Üzerine Bir Model Önerisi.”
Bu bölümde iki şey yaptım: Birincisi, “gündem
mühendisliği” kavramını tartışmaya açtım.
İkincisi, uzun yıllar daha çok doğrusal bir çizgi gibi anlatılan gündem belirleme
sürecini, dijital çağın ruhuna daha uygun döngüsel bir modelle düşünmeyi
önerdim.
Sabahları televizyon izleme şansım neredeyse hiç olmuyor. Gün, dersler, yazılar, toplantılar… Bir bakmışım akşam olmuş. Ama bugün, gündemdeki konularla ilgili olarak eşim “Bir bak, Hakan Ural’ın yorumları çok yerinde” deyince merak ettim. Kanal D’deki Neler Oluyor Hayatta programını geriye alıp izledim. Üçüncü sayfa haberleri ya da “marazi” diye etiketlediğimiz olayları konuşurlarken Ural’ın bir cümlesi bende bu yazının kıvılcımını çaktı:
“Artık her
şey yozlaştı… Her konuyu insanın yozlaşık olduğunu bilerek değerlendirelim.”
Sert bir
cümle. Hatta biraz “düşürücü” bir cümle. İnsan, böyle bir cümleyi duyunca ya
savunmaya geçiyor ya da içinden “Evet, galiba haklı” deyip bir tür yorgun
kabullenişe kayıyor. Ben ikisinin ortasında kaldım. Çünkü uzun süredir ana
haber bültenlerinde bu tür olayları özellikle izlemiyordum. Toplumun “bu kadar”
yozlaştığı tespiti bana ağır geliyordu. Çoğu kişinin yaptığı gibi, belki de
görmezden gelmeyi tercih ediyordum.
Ama bugün
izlediklerim şunu düşündürdü: Biz neyi konuşuyoruz? Sadece olayları mı, yoksa
bir “yeni normal”i mi?
Yılın son eseri… 📚✨
Blockchain ve Nesnelerin
İnterneti ekseninde şekillenen dijital ekosistemleri; teknik boyutla
sınırlamadan, ekonomi–toplum–iletişim–mahremiyet
gibi alanlarla birlikte ele alan disiplinlerarası bir çalışma: “Blockchain
ve Nesnelerin İnterneti Ekseninde Dijital Ekosistemler”
Bu kitapta benim bölümüm: “Gündem Mühendisliği: Dijital Çağda
Gündem–Algı–Gerçeklik Döngüsü Üzerine Bir Model Önerisi”
Sosyal medyada bir şeyin “gündem” olması, çoğu
zaman yalnızca görünürlük meselesi değil; dikkatin yönlendirilmesi, duygunun tetiklenmesi ve sonunda “gerçeklik” algısının
sabitlenmesiyle ilgili. Bölümde bu süreci bir döngü modeli ile anlatıyor, tartışmaya açıyorum.
Editörlerimiz Süleyman Karaçor | Zeynep Karaçor | Burcu Güvenek’e bu
güzel çalışmayı alana kazandırdıkları için teşekkürler.
Okuru bol olsun. 🙏
#dijitaldönüşüm #blockchain #nesnelerininterneti #dijitalekosistem #medyaçalışmaları
#gündembelirleme #algıyönetimi #dijitalmedya #çizgikitabevi
Lisans sıralarından haber odalarına uzanan yolculuğunu “özgüven, arkadaşlar arası bağlantılar, sıkı çalışma, en az bir alanda uzmanlaşma ve biraz da şans” formülüyle anlattı.
Kariyer Planlaması dersimizin bu haftaki konuğu, Anadolu Ajansı Bursa Bölge Müdürlüğünde Başmuhabir olarak görev yapan değerli mezunumuz Deniz Açık’tı.
Dersimizde hem kendi kariyer yolculuğunu anlattı hem de Anadolu Ajansı’nın çalışma düzeni, haber akışı ve ajanstaki kariyer olanakları hakkında öğrencilerimize kapsamlı bilgiler verdi.
Ayrıca gençlere bir ağabeyleri olarak, meslek yolculuklarında dikkat etmeleri gereken noktalara dair samimi ve yol gösterici öneriler paylaştı.
Bir çocuk için bu masal biraz korkutucu; bir yetişkin içinse oldukça düşündürücüdür.
Peki, günümüzün fareleri, kavalı, kavalcısı, köylüleri ve çocukları ne ya da kimler? Hiç düşündünüz mü?
Yakın zamanda bir restorana ya da kafeye gittiniz mi?
Çoğumuzun artık dikkatini bile çekmiyor; hatta fark etmiyoruz. Mekâna orta
kapıdan giriliyor; sağ taraf sigara içilen, sol taraf içilmeyen bölüm… Veya ön
taraf sigaralı, arka taraf dumansız. İki bölümü birbirinden ayıran herhangi bir
bölme yok. Camlı bir bölme varsa da aradaki kapılar ardına kadar açık.
Hayatında hiç sigara içmeyen biri
olarak böyle bir mekâna girdiğimde (ki genellikle girmemeyi tercih etsem de),
her ne kadar sigarasız bölüme otursam da bir süre sonra aldığım nefeste
rahatsızlık hissetmeye başlıyorum.
İşte böyle mekânlardan birinde geçen
gün garsona şaka yollu sordum:
“Evli misin, çoluk çocuk var mı? Evde sigara içiyor musun?”
“Evet,” dedi.
“Nerede içiyorsun?”
“Evde.”
“Evin neresinde?”
“Balkonda.”
“Peki burada niye bu kural yok?”
Kısık sesle fısıldadı: “Patron…”
Adnan Oktar’ın “kedicikleri”ni hatırlarsınız. Hepsi birbirine benzeyen kadınlar, kimilerine göre birer estetik “harikasıydı.”
Fark ettiniz mi bilmem ama son zamanlarda televizyon ekranlarında, sokakta ya da AVM’lerde gördüğümüz birçok kadın aynı şekilde birbirine benzemeye başladı. Saçlar, kaşlar, kirpikler, elmacık kemikleri, burunlar, dudaklar, dişler, tırnaklar tek bir elden çıkmış gibi.
Kıyafet modası gibi yüzün de modası mı oluşmaya başladı diye düşünüyor insan.
Hayır, sadece kadınlar değil elbette. Erkeklerde de durum farklı değil. Saç ektirmek artık sıradanlaştı. Ama orada da bitmiyor. Kaş, saç, sakal, tırnak derken erkek kuaförlerinin önü yüzleri maskeli gençlerle dolmaya başladı. Erkekler için de kremler, bakımlar, enjeksiyonlar söz konusu.
Kısacası bir güzellik, bakım ve estetik çılgınlığı yaşıyor gibiyiz. Sağlık programı adı altında ekranlarda en çok bu konuşuluyor: “mucize bakım kürleri”, “sihirli dokunuşlar”, “minik dolgular”, “gençlik aşıları”, “parlak ciltler”…
Neticeyi de Instagram üzerinden görmek mümkün. Sosyal medya, adeta “pazarın” vitrini…
“BU
HAFTA KOÇLARI NELER BEKLİYOR?”
Kimsenin bilemeyeceği ama herkesin merak ettiği “Bu hafta koçları neler bekliyor?” sorusuna örneğin şöyle bir yanıt geliyor:
BİR sabah uyandığınızda haberlerde aynı başlıkları gördüğünüzü düşünün: “Gizli belgeler sızdı.” Birkaç saat içinde sosyal medya o belgelerle dolup taşıyor.
Kimi gazeteciler bunları “ülkenin kaderini değiştirecek kanıtlar” diye sunuyor, kimileri ise “kumpas” diye niteliyor.
Kimisi yargının bağımsız olmadığını, kimisi de birilerinin gizli ajandalarla hareket ettiğini öne sürüyor.
Oysa belgelerin kaynağı belirsiz, doğrulanmış resmi bir açıklama yok.
Buna rağmen
toplumun gündemi tamamen bu haberlerin etrafında şekilleniyor.
Hiç düşündünüz mü, insan ilişkilerinin de bir mühendisliği olabilir mi?
İlk anda tuhaf geliyor kulağa. “Mühendislik” deyince aklımıza köprüler, binalar, makineler geliyor. Ama ya dostluklarımız, aile bağlarımız, iş hayatındaki ilişkilerimiz de aynı hassasiyetle kurulmak zorundaysa?
Bir bilgeye sormuşlar: “Mutlu evliliğin sırrı nedir?”
Bilge gülümsemiş: “İki şeyi bilmek: Konuşmayı ve susmayı.”
Kulağa basit geliyor ama aslında büyük bir mühendislik var bu sözün altında: Dengeyi bilmek.