İlkokulun ilk yıllarında bir çocuktum.
O gün sokaklar boştu. Dükkânlar kapalıydı. Her zamankinden farklı, tuhaf bir sessizlik vardı.
Biz yine sokakta oynuyorduk.
Sonra birileri “Haydi, artık içeri girin!” dedi.
"Sokağa çıkma yasağı" ilan edilmişti.
İlkokulun ilk yıllarında bir çocuktum.
O gün sokaklar boştu. Dükkânlar kapalıydı. Her zamankinden farklı, tuhaf bir sessizlik vardı.
Biz yine sokakta oynuyorduk.
Sonra birileri “Haydi, artık içeri girin!” dedi.
"Sokağa çıkma yasağı" ilan edilmişti.
Bugün bizim için özel bir gün…
Yıllar önce başlayan hikâyemizde ne çok şey biriktirmişiz. Güzel günler, zor zamanlar, telaşlar, susmalar, kahkahalar, kırgınlıklar, yeniden birbirimizi bulmalar… Eskişehir’den Bodrum’a uzanan bir hayat ve hepsinin ortasında büyüttüğümüz bir yuva, kızımız, anılarımız…
Turgutreis'teyiz. Kızımın bir şikâyetini danışmak üzere misafir hasta olarak yakındaki bir ASM’ye gidelim dedik.
Saat 15.00 civarı...
Dışarısı yaklaşık 35 derece. İçeride klima çalışıyor. Salonda çoğu orta yaşın üzerinde insanlar, emekliler, kadınlar, birkaç genç ve çocuk... Girişte solda bir bilgisayar, önünde kimi yazılar... Ama masada sekreter ya da danışılacak bir görevli yok.
Halam Nimet Altun’u kaybettik.
Bir süredir amansız bir hastalıkla mücadele ediyordu. Acı haber, sabah telefonumda gördüğüm kardeşimin cevapsız aramasıyla geldi.
Sabah sabah aradığını görünce içime bir ürperti düştü. Geri aradığımda, hissettiğim gerçeği kulaklarımla duydum:
“Nimet Hala’mızı kaybettik…”
Yaz tatilinde kitap raflarını karıştırmaya devam...
Bugünlerde üzerinde konuşmaya değer olduğunu düşündüğüm ilginç ve önemli bir kitap var elimde: Gary Chapman’ın Beş Sevgi Dili...
“Koskoca profesör olmuşum; geri dönüşüm sistemi başlamış, öncülük etmek bana düşmez mi?” dedim kendi kendime.
Yıllardır Kalabak suyu damacanalarının ağzından çıkan plastik parçaları, pet şişe kapaklarını ve kullanılmış pilleri ayrı ayrı biriktirip teslim eden sorumlu bir vatandaş sayılırım.
“Macron’a Eskişehir’i gezdiremedin ama,” dedi Kemal amca, “sanıyorum bana, ona göstereceğinden daha fazla yer gösterdin…”
Gülüştük.
Geçen yaz o bizi Frankfurt’ta oradan oraya gezdirmişti. Bu yaz da biz onu Eskişehir’de misafir etmek, şehrimizi elimizden geldiğince tanıtmak istedik.
“Kaç puan aldın?”
Belki de bugünlerde gençler arasında en çok sorulan soru bu.
Kimilerinin gururla yanıtladığı, kimilerinin ise duyulmasından bile endişe ettiği bir soru…
Yalnızca gençler değil, ebeveynler de birbirlerine soruyor:
“Seninki kaç puan aldı?”
Liseler kaç öğrencisinin dereceye girdiğini duyuruyor. Üniversiteler başarılı öğrencileri kendilerine çekmek, yeni bölümlerini tanıtmak ve tercih döneminden pay almak için reklam yarışına giriyor.
Bu yazıda kazananları değil, istediği sonucu alamayanları anlatmak istiyorum.
Sayın Emmanuel Macron,
Dün ailemle birlikte Ankara’daydım.
Trafikte ağır ağır ilerlerken şehrin kalabalığına, yollara, binalara, insan telaşına bakıyordum. Birden aklıma siz geldiniz.
Yakında NATO toplantısı nedeniyle Türkiye’ye geleceksiniz. Eminim Ankara’da oldukça yoğun bir programınız olacaktır. Toplantılar, görüşmeler, tartışmalar, protokol, bürokrasi, güvenlik, sınırlı zamanlar, makyajlı sokaklar, kontrollü güzergâhlar…
Bütün bunlar elbette kendi ciddiyeti içinde ilerleyecek.
Ama Ankara’ya kadar gelmişken, eğer programınız ve gönlünüz uygun olursa, sizi Eskişehir’e davet etmek istiyorum.
1989’dan beri Eskişehir’deyim.
Özel yetenek sınavlarına girmek için geldiğim o ilk günden bu yana bu şehirde öğrencilik yaptım, gazetecilik yaptım, radyoculuk yaptım, televizyonculuk yaptım. Hocalık yaptım, yöneticilik yaptım, dostluklar biriktirdim. Sokaklarında yürüdüm, kahvelerinde oturdum, fakültelerinde yaşlandım.
Eskişehir Kent A.Ş. ve Belkent A.Ş. çalışanları, Prof. Dr. Erkan Yüksel tarafından verilen kurumsal iletişim ve etkili iletişim eğitiminde bir araya geldi. Programda, kurum içi iletişimin güçlendirilmesi, hizmet kalitesinin artırılması ve vatandaşla daha sağlıklı iletişim kurulması hedeflendi.
Belkent Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Kerim Banar’ın davetiyle düzenlenen programa, Kentaş Genel Müdürü Gökhan Durmaz da eşlik etti. Eğitimde kurum içi iletişim, davranış tarzları, etkili dinleme, empati, geri bildirim, çatışma yönetimi ve çalışma yaşamında iletişim becerileri konuları ele alındı.
Yaz kapıya dayanınca insanın içinde tuhaf bir toparlanma isteği beliriyor.
Dolapları topluyoruz. Bavulları çıkarıyoruz. Evin eksiklerine bakıyoruz. Arabaya bakım yaptırıyoruz. Gideceksek yol planı yapıyoruz. Kalacaksak evin serin köşelerini düşünüyoruz. Bir yerlere yetişme telaşı biraz azalsın, takvim biraz seyrelsin, telefon biraz sussun istiyoruz.
Ama galiba insan bazen eşyasını toplarken içini toplamayı unutuyor.
Tam da böyle bir zamanda, şöyle bir hikaye çıktı karşıma…
Rivayet odur ki çok eski zamanlarda epey zengin bir adam varmış.
Yaşlı bir Kızılderili, bir gün torunuyla birlikte yürürken biri siyah, diğeri beyaz iki kurdun kavgasına tanık olur. Bir süre sessizce izlerler.
Sonra bilge adam torununa döner ve şöyle der:
“İnsanın içinde de iki kurt yaşar. Bu iki kurt sürekli birbiriyle kavga eder. Birinin içinde öfke, kin, kıskançlık, kaygı, korku, hırs, kibir, bencillik ve kötülük vardır. Diğerinin içinde ise sevgi, umut, barış, tevazu, anlayış, merhamet, cömertlik, doğruluk, iyilik ve inanç…”
Çocuk merakla sorar: “Peki dede, hangisi kazanır?”
Yaşlı adamın cevap verir: “Sen hangisini beslersen, o kazanır.”
BAYRAMLAR DA BİRAZ BÖYLEDİR
İçimizde iki ses vardır. Biri bize kırgınlıkları, yorgunlukları, endişeleri, eksikleri ve geçmişte söylenmiş ağır sözleri hatırlatır. Diğeri ise umudu, sevinci, merhameti, affı, paylaşmayı ve yeniden başlamayı fısıldar.
Hangisini beslersek, bayramımız da ona benzer.
Bahçeşehir Koleji Eskişehir Kampüsü’nde öğrencilerle birlikte “Genç yetişkinler üzerinde çevrenin mi, yoksa ailenin mi etkisi daha çoktur?” başlıklı anlamlı bir münazara etkinliği gerçekleştirdik.
Etkinlikte hükümet tarafında Bahçeşehir Koleji Eskişehir Kampüsü öğrencileri yer aldı. Öğrencilerimiz, genç yetişkinler üzerinde çevrenin etkisinin daha belirleyici olduğunu savundular. Biz ise muhalefet tarafı olarak ailenin bireyin değerleri, kişiliği, karar verme biçimi ve çevreyle kurduğu ilişki üzerindeki daha derin ve kalıcı etkisini vurgulamaya çalıştık.
Neyse, çok uzatmayayım…
Benim zihnimde de Kırgızistan denildiğinde bu bilgi kırıntıları dışında, yeni, güncel ve bugüne ait pek fazla şey olmadığını itiraf etmeliyim.
Evet, bu kez yolum Kırgızistan’a, Bişkek’e düştü. Bu yazıda orada gördüklerimden, hissettiklerimden, beni düşündüren bazı küçük sahnelerden söz etmek istiyorum.
Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te, Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı değerli dostum Prof. Dr. Besim Yıldırım’ın ve Radyo, TV ve Sinema Bölümü Başkanı Doç. Dr. Gökçe Yoğurtçu'nun davetiyle çok özel bir kültür-sanat etkinliğine katılma imkânı buldum.
22 Nisan’da, Bağımsız Devletler Topluluğu, Baltık ve Gürcistan Ülkeleri 14. Uluslararası Kısa Film Festivali kapsamında düzenlenen programa katılmak, benim için yalnızca bir festival deneyimi değil; aynı zamanda sinemanın, kültürün ve akademik dostluğun bir araya geldiği unutulmaz bir hatıra oldu.
Bugün 2025’in son günü…
Ne çabuk da geçti bu yıl; sanki hiç anlayamadım…
Ama biraz düşününce aklıma geliyor yaşadıklarım…
Öğrendiğim ise şu: Neyi ne kadar bilirsen bil, bildiklerinle hayata
dokunabildiğinde yaşamak çok daha anlamlı…
Hayat, öyle değil mi zaten; yaşadığımız anlardan ve biriktirdiğimiz
anılardan ibaret…
Anlamak, anlaşılmak ve anlaşmak…
Hep buna gayret…
Bu yüzden mottomu bu yeni yıla da not düşeyim:
Bilimle yol aç,
eğitimle el ver, rehberlikle iz bırak ve her adımda bireye ve topluma değer
kat…
Yeni yılda daha çok üretmek değil dileğim; daha çok fayda üretmek…
Herkese neşe, mutluluk, huzur, saygı, sevgi, sağlık, afiyet ve güzellikten
yana ne varsa insanlık için bunlarla dolu bir yıl diliyorum…
Tüm dileklerimizin gerçekleştiği bir yıl olsun…
İyi yıllar✨
Prof. Dr. Erkan YÜKSEL
Bazı buluşmalar vardır; konuşulur, not alınır, iyi niyetli cümleler havada kalır ve sonra herkes kendi gündemine döner. Bazıları ise daha ilk anda şunu hissettirir: “Burada yalnızca konuşmuyoruz; geleceğe yön veriyoruz.”
İstanbul Teknik Üniversitesi’nde 26–28 Aralık tarihlerinde gerçekleştirilen Arama Konferansı benim için bu ikinci kategoriye girdi.
Üstelik hemen ertesi gün yapılan ve YouTube üzerinden canlı
yayınlanan “Sorumluluk ve Etki
Odaklı Araştırma Üniversitesi – 2025 Yıl Sonu Değerlendirme Toplantısı”
ile birlikte düşünülünce, sürecin değeri daha da netleşti: Üç gün, güçlü bir ortak akıl zemini kurdu; ertesi gün ise bu
zemin 2026 stratejik
planının içine yerleşti, hedefe, projeye ve takvime bağlandı.
Bu sürece, İTÜ Rektörü Prof. Dr. Hasan Mandal hocamızın davetiyle katıldım. Üç gün boyunca İTÜ’yü daha yakından tanıma, İTÜ’lülerle kaynaşma, onları dinleme ve anlama fırsatı buldum. Yeri geldikçe de bir iletişimci akademisyen, gazeteci ve medya temsilcisi olarak farklı bir pencereden gördüğüm noktaları paylaşmaya çalıştım. Son oturumda ise “ekosistem ve iletişim” başlığındaki grubumuzun sözcüsü olarak İTÜ’lü Oğuzhan Öztürk ile birlikte sunum yapmak benim adıma ayrıca anlamlıydı.
Bu yazıda bir toplantı tutanağı gibi ortaya çıkan tüm görüşleri değil ama bir üniversitenin kendi pusulasını netleştirdiği o “tasarım ve karar” hâlini kişisel izlenimlerimle anlatmak istiyorum.
Ortasından işlek bir mecburiyet caddesi geçen, “klasik küçüğün büyüğü” bir Doğu
Anadolu şehri…
Yanılmışım.
Van kesinlikle bu tarife uyan bir şehir değil. Büyükşehir adının hakkını veren,
hatta doğunun metropol kentlerinden biri diyebilirim. Hatta biraz “reklamı
yapılsa”, birçok kişinin gidip görmek isteyeceği, farklı açılardan
“gizli/saklı” güzellikler barındıran nadide bir şehir.
İtiraf
edeyim, bu gezi benim için sadece bir yolculuk değil, bir önyargı testi oldu.
Nasıl mı
böyle bir izlenime kapıldım?
Anlatayım…
Ama baştan
söyleyeyim; bu Van’a ilişkin önyargılarımı yıkan, beni şaşırtan pek çok anıyla
dolu, Van’ın hak ettiği gibi uzun bir yazı.
Bugün benim doğum günüm.
Her yıl bana sorduklarında; “Yaşın kaç?”
Aklıma ilk gelen sayıyı söylüyorum.
Bazen 23 geliyor aklıma, bazen 33…
Çünkü yaş dediğimiz şey, yalnızca takvimdeki sayılardan ibaret değil.
İnsanın hayata kaç kere yeniden doğduğuyla da ilgili.
İlki, elbette dünyaya gözlerimizi açtığımız o an…
Ama sonra hayat bize yeniden doğmayı öğretiyor.