Son günlerde sosyal medyada bir penguen var; ama bildiğimiz penguenlerden değil.
Bir bakıyorsunuz Eskişehir’de bir çay bahçesinde… Bir bakıyorsunuz Ankara’da Kızılay’da… Bir bakıyorsunuz bir ünlünün yanında… Hepsi “tatlı”, “cool”, “sürüyü reddeden” bir karakter gibi paketlenmiş.
Bu kısım önemli: Görüntülerin önemli bir kısmı kurgu/kolaj, bazıları da doğrudan yapay zekâ üretimi; yani penguen “elbette” o şehirlerde gezmiyor ama “kesinlikle” bizim zihinlerimizde gezdiriliyor.
Bazen bir görsel gerçeği anlatmaz; ama bir ruh hâlini çok iyi anlatır.
Ve bu penguen, tam da oraya dokunuyor.
NEREDEN ÇIKTI BU PENGUEN?
Bu akımın çıkışında, aslında gerçek bir sahne var: Werner Herzog’un Encounters at the End of the World (2007) belgeselinde bir Adélie pengueni koloniden ayrılıp denize değil, beklenenin aksine dağlara doğru yürüyor.
Herzog bunu “ölüm yürüyüşü” gibi yorumluyor; bazı bilim insanları ise bunun “felsefi bir karar” değil, yön kaybı, şaşkınlık, hastalık gibi biyolojik bir sapma olabileceğini vurguluyor.
Şimdi gelelim asıl soruya: Sevimli gösterilen bu penguen doğru mu yaptı, haklı mı ve “acaba bize” ne diyor?
Cevap, tek cümle değil; çünkü burada iki ayrı “metin” var:
- Doğadaki penguen (muhtemelen yönünü şaşırmış bir canlı)
- İnternetteki penguen (bizim duygularımızın taşıyıcısı yapılan bir sembol)
İnternetin bu tür dolaşan sembollerine bugün “meme (miim)” deniyor: aynı görüntünün farklı niyetlerle tekrar tekrar üretilmesi…
İnternet pengueni de tam bir “kıssadan hisse” gibi çalışıyor; herkes kendi ruh hâlini ona yüklüyor. Bu sahnenin “tükenmişlik”, “kaçış fantezisi”, “sessiz istifa”, “hayattan bıkma” duygularıyla eşleştiği yorumların çoğalması da bu yüzden...
AYRILMAK ÖZGÜRLÜK MÜ, KAÇIŞ MI?
İnsan zihninin kalıplarla ve sembollerle düşündüğünü biliyoruz. Dolayısıyla bizim penguen burada bir “ekran” gibi; içimizdeki çatışmayı yansıtıyoruz.
“Özgürlük kalıbı” diyor ki: “Ben de bazen sürüyle aynı yöne gitmek istemiyorum.”
Bu, sağlıklı bir bireyleşme ihtiyacına işaret edebilir. Gençlerde özellikle “kimim ben?” sorusunun doğal uzantısıdır: Kendi düşüncesini, kendi değerlerini, kendi yönünü bulma arzusu.
“Kaçış kalıbı” ise şunu söylüyor: “Her şeyi bırakıp yok olmak istiyorum.”
Bu, özgürlükten çok, tükenmişliğin romantikleştirilmiş hâli olabilir.
Buradaki kritik ayrış ise şu: Özgürlük çoğu zaman bir şeye doğru yürümektir; kaçış ise her şeyden uzağa.
- Özgürlük, bir şeye doğru yürümektir (değerler, hedefler, anlam, ilişkiler).
- Nihilistik kaçış ise çoğu zaman her şeyden uzağa yürümektir (kaynaklardan, besinden, destekten).
İnsan beyni stres altında hızlı çözümler ister: “Kaç!”, “Bitir!”, “Sil!”, “Engelle!”
Bu, ilkel bir hayatta kalma programı gibi çalışır; bazen hayat kurtarır, bazen hayatı daraltır. Modern sosyal ilişkilerde ise bu gerilim sık sık “kaçma”ya kayar.
Penguen anlatısının viral olmasının nedenlerinden biri de bu: “kaçış” damarına dokunuyor.
Tam bu noktada, sosyal medyanın “tatlı tehlikesi” devreye giriyor: Trajik bir sahne, “cool” bir karara çevrilip özellikle kırılgan izleyicide “kopuşu idealize eden” bir duygu doğurabiliyor.
Oysa zorlayıcı duygularla baş etmede daha sağlıklı çizgi, duyguyu yok saymak değil; onunla şefkatli ve gerçekçi biçimde kalabilmektir. Zümra Atalay’ın şefkat/öz-şefkat yaklaşımının özü de budur: “Kendimi eleştirerek değil, kendimi anlayarak toparlarım.”
BİR FİLM VE KOPUŞUN ROMANTİZMİ
Bu arada aklıma, yıllar önce izlediğim Into the Wild (Özgürlük Yolu) filmi geliyor.
Film, Christopher McCandless hikâyesini anlatıyor. Aynen bizim penguen gibi kahramanımız toplumdan kopup doğaya yürümek istiyor.
Film boyunca doğadaki özgürlük görsel bir şiir gibi sunuluyor. Ancak ağır bedel, filmin sonunda ortaya çıkıyor: yalnızlık, hazırlıksızlık ve nihayet ölüm.
Kısacası, film bize şunu hatırlatıyor: “Sürüden ayrılmak” bazen gelişimdir; ama planı, bilgisi, kaynakları ve ilişki ağı olmayan kopuş, çoğu zaman “kendini cezalandırma”ya dönüşebilir.
Sürüden ayrılan penguen görüntüsü de zaten bu ikircikli yerde duruyor: hem etkileyici hem ürkütücü…
Meraklıları için not edeyim: Benzer temayı işleyen başka filmler de var: Captain Fantastic (sistemden kaçışın aile dinamikleri), Truman Show (kurulu düzenden çıkış), Dead Poets Society (Ölü Ozanlar Derneği / konformizm baskısı)…
Hepsi aynı soruyu farklı dillerde soruyor: “Kendin olmak” ile “yalnız kalmak” arasındaki ince çizgi nerede başlar?
BİR ŞİİR VE BİR ŞARKI…
Ve bir şarkı geliyor aklıma…
“Giden-kalan” ikiliğini ters yüz eden sözlere sahip, gençliğimin güzel şarkılarından biri. Yeni Türkü’den dinlediğim, Murathan Mungan’ın “Terkeden” şiiri…
“Kimdi giden kimdi kalan
Aslında giden değil
Kalandır terkeden
Giden de
Bu yüzden gitmiştir ya zeten.”
Evet, bazen “giden” sanılan kişi, aslında çoktan terk edilmiş bir yerden kalkıp gidiyordur. Bazen fiziksel olarak kalan, duygusal olarak çoktan çekilmiştir; ilişkiyi, dostluğu, ortak zemini yavaş yavaş boşaltmıştır.
Giden de bu yüzden gidiyordur: Kapıyı çarpmaz belki, ama artık içeride kimse kalmamıştır.
Ve penguen hikâyesi tam burada anlam kazanıyor: Bazen sürüden ayrılan, “özgürlük” aradığı için değil; sürünün içinde görünmez bir terk ediliş yaşadığı için yürümeye başlıyor.
Belki de o yüzden bu penguen bu kadar tuttu: Hepimiz biraz ‘giden’ gibi hissettiğimiz bir anı bir yerlerden tanıyoruz.
PEKİ, İNSAN NEDEN GİDER?
Sanıyorum geldiğimiz noktada, artık şu soruyu sormak gerekiyor: Bir insan kalabalığın içinden neden ayrılır? Neden “ben yokum” der? Neden çekip gider?
Bu sorunun şiirden de anlaşılacağı gibi tek cevabı yok; çünkü herkesin ayrılışı aynı değil: Biri olgunlaşma, biri kırılma, biri korunma, biri kayboluş…
İnsan çoğu zaman “gitmek” için değil, “dayanamamak” için gider.
1) Psikolojik nedenler
Tükenmişlik: Sürekli performans, sürekli kıyas, sürekli yetişme… Bir noktada zihin “kapatma” ister. Ayrılmak bir dinlenme girişimi gibi görünür.
Kırgınlık ve incinme: İnsan, incindiği yerde uzun süre kalamaz. Bazen “ayrılık”, “ceza” değil “kendini koruma”dır.
Kaygı ve depresyon: Sosyalleşme enerji ister. Zihin zaten ağırsa, insan “kalabalık”tan çok “sessizlik”e meyleder.
Kimlik arayışı: Özellikle gençlikte “ben kimim?” sorusu bazen toplumla araya mesafe koymadan cevaplanamaz.
Burada önemli soru şudur: Ayrılık kişiyi toparlıyor mu, yoksa daha da çökertiyor mu?
2) Sosyolojik nedenler
Ait hissedememe: Ailede, okulda, işte “oraya ait değilim” duygusu… Bu duygu uzun sürerse, kişi bir gün kapıyı sessizce kapatır.
Etiketlenme ve dışlanma: “Sen zaten böylesin.” İnsan, kendisine giydirilen kimliği taşımak istemediğinde uzaklaşır.
Kutuplaşma ve tahammülsüzlük iklimi: Her şey ya “biz” ya “onlar” olduğunda, arada kalanlar en çok yorulanlardır.
Hız çağının yorgunluğu: Kalabalıklar, bildirimler, mesajlar, toplantılar… Sosyal yaşam, bazen “yaşam”ı kemirmeye başlar.
3) İletişimsel nedenler
Konuşsan da değişmiyorsa: İnsan önce anlatır, sonra tekrar anlatır, sonra kısalır, sonra susar… En sonunda da gider.
Sürekli yanlış anlaşılmak: İletişimde “niyet” ile “etki” birbirinden koptuğunda ilişkiler yıpranır.
Toksik iletişim döngüleri: İğneleme, küçümseme, pasif agresyon, suçlama… Buralardan ayrılmak bazen sağlıklı bir karardır.
Bu açıdan bakınca “sürü” meselesi sadece kalabalık değil; aynı zamanda bir “iletişim iklimi”dir.
4) Yönetimsel nedenler
Kurumlarda (ve aslında aile/ekip gibi küçük sistemlerde) çok temel bir gerçekten söz edebiliriz: İnsanlar bir anda gitmez.
Önce ses verirler: Söylerler, önerirler, uyarırlar.
Sonra sadakatle denerler: “Belki düzelir” derler.
İşleyen bir mekanizma yoksa, en sonunda çıkış gelir: Ya gerçekten ayrılırlar, ya da orada kalıp “içeriden giderler” (gönüllü çekilme, sessiz istifa).
İyi yönetilen kurumlar “ayrılık” sinyalini erken görür. Kötü yönetilen kurumlar ise ayrılığı “nankörlük” diye okur; böylece daha çok ayrılık üretir.
PEKİ, PENGUEN GÖRÜNTÜLERİ NE DİYOR?
Bir diğer önemli soru ise belki de şu: Dijital medyada hızla yayılan penguen görüntüleri acaba çocuklara, gençlere, yetişkinlere ne mesaj veriyor?
Sağlıklı okunursa şöyle denilebilir:
- “Herkesin gittiği yön doğru olmayabilir.”
- “Kendi pusulanı bul.”
- “Sınır çizmek bazen cesarettir.”
Sağlıksız okunursa da şunlar söylenebilir:
- “Kop ve yak gitsin.”
- “Yalnızlık kahramanlıktır.”
- “İlişkiler yük, toplum anlamsız.”
Burada yetişkinlerin (öğretmen, ebeveyn, yönetici) yapabileceği en iyi şey pengueni yasaklamak değil; onu bir okuma pratiğine çevirmek olabilir:
- Bu penguen nereye gidiyor?
- Orada yiyecek var mı? (Kaynak sorusu)
- Bu bir “değer” yürüyüşü mü, “tükenmişlik” yürüyüşü mü?
- Ben kendimde hangi duyguyu görüyorum da bu pengueni paylaşıyorum?
- Gerçek bir karar alsam, kimlerle konuşurum, nasıl planlarım?
Bu sorular, çocuklara dijital medya okuryazarlığı kazandırmada; aynı zamanda duygusal okuryazarlığı büyütmede işe yarayabilir.
SON SÖZ
Sürüden ayrılan penguenin “haklı mı, haksız mı”, “doğru mu, yanlış mı?” soruları, aslında hepimizin kendimize sorduğumuz sorular:
“Ben ne zaman özgürlük arıyorum, ne zaman tükenmişlikten kaçıyorum?”
Sosyal medya bu ayrımı bulanıklaştırmayı seviyor; çünkü bulanıklık daha çok paylaşım ürettiriyor.
O yüzden pengueni sevimli bulalım, gülelim ama ardından bir yetişkin ciddiyetiyle belki de şunu düşünelim:
Ayrılmak her zaman özgürlük değildir; özgürlük çoğu zaman, nereye ve nasıl yürüdüğünü bilmekle başlar.
Prof. Dr. Erkan YÜKSEL
*
28 Ocak 2026 tarihinde ayrıca şurada yayımlanmıştır: