İletişim Nedir ya da Biz Neyi Eksik Öğrendik?


İlkokulda bize çok şey öğrettiler.

Yazı yazmayı, kitap okumayı, hesap yapmayı, defter kullanmayı, sıraya girmeyi, öğretmen konuşurken susmayı mesela…

Peki bu arada, acaba atlanan bir şey oldu mu?

Kendimizi nasıl tanıyacağımızı, duygularımızı nasıl fark edeceğimizi, kendimizi nasıl anlatacağımızı, başkalarını nasıl anlayacağımızı, nasıl iletişim ve ilişki kuracağımızı bize kim öğretti?

Kırıldığımızda ne diyeceğimizi, kızdığımızda nasıl konuşacağımızı, birini gerçekten nasıl dinleyeceğimizi, “benim canım yandı” demenin yolunu, karşımızdakini ezmeden kendimizi nasıl ifade edeceğimizi, susmanın bile bazen bir mesaj taşıdığını bize anlatan oldu mu?

Yani okuma yazmayı öğrendik; ama insan okuma, insanla anlaşma ve ilişki kurma konusunda çoğumuz “alaylı” kalmadık mı?

Belki de bugün evde, okulda, iş yerinde, trafikte, sosyal medyada bu kadar çok konuşup bu kadar az anlaşabilmemizin nedeni biraz da budur. Medyada gördüğümüz öfkenin, tahammülsüzlüğün, şiddetin, cinnetin arkasında biraz da iletişim eksikliğinin izi yok mudur?


İletişim, sadece ağzımızı açıp kelime üretmek değildir.

İletişim, insanın içindekini dışarıya; dışarıdakini de içine taşıma biçimidir.

Sadece söz değil, anlamdır.
Sadece cümle değil, niyettir.
Sadece ses değil, tonlamadır.
Sadece bakmak değil, görmektir.
Sadece duymak değil, anlamaktır.

Ama bunun için insanın önce kendini anlaması gerekir. Ne hissettiğini, ne düşündüğünü, ne yaptığını fark etmesi gerekir. Sonra karşıdakini bir bütün olarak anlamaya çalışması… Sonra da kendini onun için anlaşılır kılması…

İnsan bazen “iyiyim” der ama yüzü başka şey söyler. “Sorun yok” der ama omuzları çökmüştür. “Sen bilirsin” der ama içinde kırgınlık vardır. Demek ki iletişim sadece kelimelerden ibaret değildir; bedenimiz, bakışımız, susuşumuz, nefesimiz, mesafemiz de konuşur.

İnsanın bir dili vardır; bir de gönül dili. Biri kulağa gider, diğeri kalbe.

Ama biz çoğu zaman sadece kelimeleri öğretmekle yetindik. Kalbe, duyguya, ilişkiye, dinlemeye, inceliğe, nezakete, anlamaya ve anlaşmaya pek uğramadık. İki kere iki eşittir dört dedik; ama “kalp kırılırsa nasıl onarılır?” sorusunu müfredata pek almadık.

Bu yüzden birçok insan ne hissettiğini tam bilmeden yaşıyor. Kızgın mı, kırgın mı, değersiz mi hissediyor, yorulmuş mu, anlaşılmamış mı; bunu ayırt edemiyor. Duygusunu ayırt edemeyen insan da çoğu zaman ya bağırıyor ya susuyor. Oysa ikisi de bazen iletişimsizlik üretiyor.


Belki iletişim eğitiminin ilk dersi şu olmalıydı: “Ne hissediyorsun?”

İkinci ders: “Neye ihtiyacın var?”

Üçüncü ders: “Bunu karşındakine suçlamadan nasıl söylersin?”

Ama biz çoğu zaman bunun tersini öğrendik:

“Sen zaten hep böylesin.”
“Beni hiç anlamıyorsun.”
“İnsan biraz akıllı olur.”
“İlle de ben mi söyleyeyim?”

Çünkü çoğumuz duygumuzu değil, yargımızı dile getirdik. İhtiyacımızı değil, sitemimizi öne sürdük. Açık bir rica yerine karşı tarafın içimizi okumasını bekledik. Bir yandan anlaşılmak istedik; öbür yandan kendimizi açık seçik anlatmadık. İletişim kazalarının büyük kısmı da burada oldu.

Oysa sağlıklı iletişim, insanın önce kendine dürüst olmasını ister:

Ben şu anda ne yaşıyorum?
Karşımdakinden ne bekliyorum?
Beni asıl yaralayan şey ne?
Ben haklı çıkmak mı istiyorum, yoksa anlaşılmak mı?

İletişim biraz da insanın kendi içine tuttuğu aynadır. Kendini tanımayanın, karşısındakini doğru anlaması zordur. Kendi duygusunu fark etmeyen, başkasının duygusunu da çoğu zaman ya küçümser ya yanlış okur.

Bu yüzden iletişim eğitimi dediğimiz şey aslında biraz da insan olma eğitimidir.


Her şeyden önce dinleme olmalı. Ama cevap vermek için değil, anlamak için dinleme.

Duygu eğitimi olmalı. İnsan üzülmenin, utanmanın, kıskanmanın, hayal kırıklığı yaşamanın da insan olmaya dahil olduğunu bilmeli.

“Ben dili” olmalı. “Sen çok kabasın” demek yerine, “Bu söz beni incitti” diyebilmeli.

Sözsüz iletişim olmalı. Çünkü bazen insanı söz değil, tavır yaralar.

Sınır koyma olmalı. Empati, her şeye katlanmak değildir. Nazik olmak, silik olmak değildir.

Sorumluluk duygusu, ölçü ve çatışma çözme becerisi olmalı. Çünkü mesele çatışmanın çıkması değil, nasıl yönetildiğidir.


Çünkü iletişim yalnızca bireysel mutluluk meselesi değildir; toplumsal bir meseledir. Ailede bozulursa ev yorulur. Okulda bozulursa çocuk içine kapanır ya da saldırganlaşır. İş yerinde bozulursa güven kaybolur. Toplumda bozulursa kutuplaşma büyür.

Yani iletişim, hayatın kenarında duran bir kişisel gelişim süsü değil; hayatın tam ortasındaki görünmez omurgadır. İletişim dersi biraz da insan olabilme dersidir.

Bu yüzden iletişim dersini yalnızca iletişim fakültelerine bırakmamak gerekir. Her çocuğun, her gencin, her anne babanın, her öğretmenin, her yöneticinin, kısacası her insanın bu eğitime ihtiyacı var. Çünkü insan konuşmayı doğal olarak öğrenebilir; ama iyi iletişim kurmayı çoğu zaman emekle öğrenir.

Ve galiba asıl eksik olan da budur.

Bize harfler öğretildi ama gönül almanın dili pek öğretilmedi.
Bize işlem yapma öğretildi ama ilişki onarma yeterince öğretilmedi.
Bize başarı anlatıldı ama incelik pek anlatılmadı.

Şimdi dönüp yeniden sormanın zamanı: İletişim nedir?

Belki en sade cevap şudur: İletişim, bir insanın öteki insana “Seni duyuyorum, seni görüyorum, kendimi de dürüstçe anlatıyorum” diyebilme sanatıdır. Ama bu yetmez. İşin öbür yarısı da karşıdakini gerçekten duymak, görmek ve onu dürüstçe anlamaya çalışmaktır.

Evet, iletişimi öğrenmeden diploma sahibi olabiliriz. Ama galiba bu yüzden hayat okulunda insan ilişkilerimiz çoğu zaman biraz eksik, biraz acemi, biraz yarım...


Okul bize bilgiyi verdi; hayat ise ilişkiyi önümüze koydu. Belki artık yeni bir ders açmanın zamanı geldi: Kendini anlatma, karşındakini anlama ve insan kalabilme dersi.

Çünkü bazen insanın hayatını değiştiren şey, doğru cümleyi kurmaktan çok, doğru şekilde dinlenmiş olmaktır.


Prof. Dr. Erkan Yüksel

*

16.03.2026 tarihinde şurada da yayınlanmıştır:

https://www.akademikakil.com/iletisim-nedir-ya-da-biz-neyi-eksik-ogrendik/erkanyuksel/












Popüler Yayınlar