Sussan Olmuyor Susmasan Olmaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sussan Olmuyor Susmasan Olmaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Daha iyi iletişim ve daha iyi ilişkiler için ‘insanları okumak’ mümkün mü?


Bu yazıda, önce kendimizi tanımanın, sonra başkalarını anlamanın önemini ve iletişim tarzlarımızın ilişkilerimize etkisini ele alıyorum.

Bazen birini görür ve ilk birkaç dakikada yakınlık kurarız. Onu anlamak ve onunla anlaşmak için fazla çabalamaya ihtiyaç duymayız. Bazen de tam tersi olur. Daha ortada hiç bir şey yokken bir huzursuzluk çöker; sesinden, sözünden, üslubundan hatta sessizliğinden bile rahatsız oluruz. Sonra küçük meseleler bile büyük sorunlara dönüşür; biz de söylenip dururuz: Niye bir türlü anlaşamıyoruz?

Yıllardır iletişim üzerine düşünüyorum. Derslerde, seminerlerde, günlük hayatta, aile içinde, kurumlarda, yöneticilerle, öğrencilerle, eşlerle, dostlarla yapılan sohbetlerde aynı manzaraya defalarca şahit oldum. İnsanların önemli bir kısmı aslında kötü niyet yüzünden değil, birbirini yeterince “okuyamadığı” için zorlanıyor diyebilirim.

Ama sorunun en can alıcı noktasının çok da uzakta olmadığını söyleyebilirim.

İnsan, Anladığı ve Anlaşıldığı İnsanla Çiçek Açar

“İnsan, anladığı ve anlaşıldığı insanla çiçek açar” düşüncesinden hareketle, Anadolu Üniversitesi'nde fakülte sekreterleri ve şube müdürlerine yönelik gerçekleştirdiğim seminer üzerinden etkili iletişimin kurumsal yaşam için neden vazgeçilmez olduğunu ele aldım.


"Her insan biraz çiçek gibidir. Nasıl ki farklı çiçeklerin güneşle, suyla, toprakla ve havayla kurduğu ilişki aynı değilse, insanların da hayalleri, ihtiyaçları, beklentileri ve
duygusal hassasiyetleri birbirinden farklıdır."

Küçük Prens Hikâyesi Bize İlişkiler Hakkında Ne Söylüyor?


Küçük Prens’in hikâyesi, bana sevgi, emek, iletişim ve insan ilişkileri üzerine yeniden düşünmeyi hatırlattı. Birini özel yapan şeyin kusursuzluğu değil, onunla kurulan bağ olduğunu belki de en iyi bu küçük hikâye anlatıyor.

Küçük Prens’i okudunuz mu?

Geçenlerde bizim evde bu kitabın üç farklı nüshasının olduğunu fark ettim. İlginçtir, bunca zamandır elime almış ama birini bile sonuna kadar okumamıştım. Sonra merak ettim, başladım. Okudukça da durup düşündüm: Sevmek nedir, uzaklaşmak nedir, anlamak neden bu kadar zor, ilişkiler neden bu kadar çabuk yoruluyor? Küçük bir çocuk kitabı diye başladığım hikâyede kendimi; çağımızı, ilişkilerimizi ve sevgilerimizi sorgularken buldum.

“Zalimin Zulmü Varsa Garibin Allah’ı Var” mı?

Rivayet odur ki, zamanın birinde bir derviş berbere gitmiş.

“Vur usturayı berber efendi,” demiş. Saçlarını kazıtmak istemiş.
Berber de başlamış tıraşa.

Tam tıraşın ortasındaymış ki kapıdan içeri, tüm heybetiyle, gürültüsüyle bir kabadayı girmiş. Doğruca yürümüş, dervişin usturaya vurulan başına bir şaplak indirip şöyle bağırmış:

“Çekil bakalım kabak efendi, sana yeter bu kadar.”

Çocukça Tepkileri Bırakıp Nasıl Olgunlaşırız?

Fıkrayı bilirsiniz; ama ben bugünlük biraz değiştireyim.

Efendim… bunu Nasreddin Hoca’ya “yakıştırmak” için değil; bugün ekranlarda sık gördüğümüz o çocuk modunu daha görünür kılmak için yapıyorum.

Tarlada çalışırken davul sesini duyan Nasreddin Hoca, düğün evine gider ama kimse ona “buyur” etmez.
Bunun üzerine Hoca öfkelenir, etrafına bağırıp çağırmaya başlar: “Siz benim kim olduğumu bilmiyor musunuz?” diye haykırır.
Etraftan biri “Ayıp oluyor ama Hocam…” diyecek olur; o da ağzının payını alır.
Düğünün keyfi kaçar. Hoca küser ve söylene söylene evine gider.

Yetişkin Çocuklar: Koca koca insanlar neden çocuk gibi davranır?



Bazen yetişkinlerin aynen çocuklar gibi davrandıklarına şahit oluyor musunuz? Bazen yetişkin bir insanın ağzından çıkan sözlere hayret ediyor musunuz? Bazen insanların çocukça tavırlar takındıklarını gözlemliyor musunuz?

Mesela, şu haber başlıklarına bir bakın:

  • “Meclis’te yumruklu kavga… oturuma ara verildi.”
  • “Görüşmede tansiyon yükseldi; taraflar birbirinin üzerine yürüdü.”
  • “Tartışma arbedeye dönüştü.”
  • “Komşunun balkonuna çöp atma tartışmasında iki aile birbirine girdi”
  • “Yol vermeme yüzünden başlayan tartışmada cadde boks ringine döndü”
  • “Düğün eğlencesi faciayla bitti.”

Ve daha nicesini ekranlarda görüp “koca koca insanlar, yaşlı başlı adamlar, çocuk gibiler” dediğiniz türlü türlü olaylar, büyük büyük sözler, bir yetişkine yakışmadığınız hareketler, hal ve tavırlar…

Bu yazımda günlük hayatta pek çok yerde karşılaştığımız, haberlerde ve sosyal medyada gördüğümüz, tanıdığımız, tanımadığımız “yetişkin çocuk” örüntülerinden söz etmek istiyorum. 

“Değersizlik” davranışlarımızı nasıl yönetir?

 

Uzun süredir “neden insanlar böyle davranıyor?” diye düşündüğüm bir konuyu bu yazıda ele almak istedim.

Hem bireysel hayatlarımızda hem de toplumsal ilişkilerimizde, birçok şeyi anlamamıza ve açıklamamıza yardımcı olabilecek önemli bir kavram var: Değersizlik.

Niyetim kimseyi etiketlemek ya da bir şeylere teşhis koymak değil. Yalnızca değersizliğin getirdiklerine ve götürdüklerine bir ayna tutmak istiyorum. Kendimize, başkalarına ve toplumsal hayatımıza bir de bu açıdan bakmanın önemli olabileceğini düşünüyorum.

Akışta olmak için ne gerekir?

 

Son zamanlarda sıkça duyduğum ama yanlış kullanıldığını da gördüğüm bir kavram üzerinde durmak istiyorum bu yazımda: Akışta olmak ne demektir?

Akışta olmak; en basit anlamıyla, su gibi akmak demektir.

Ama bunun anlamı; “boş ver”, “bırak gitsin”, “incindiği yerden kopsun”, “ne olacaksa olsun” demek değildir.

Çünkü suyun bir hedefi vardır. Gökten düşen yağmur damlasının hayali denize ulaşmaktır. Bunun için önüne çıkan engellere takılıp kalmaz; altından geçer, yanından dolanır, hedefine varmaya çalışır.

Akıştaki insanın da bir hedefi vardır. Buna ulaşmak için önüne çıkan engelleri gücü yettiğince aşmaya çalışır; gücü yetmiyorsa onunla oyalanmaz, asıl hedefinden şaşmaz. Gücünü artırır, becerisini büyütür ve engeli aşabilecek hâle gelir.

Doğu bilgeliği buna “wu-wei” der: Zorlamadan ama vazgeçmeden; gereksiz savaşı bırakıp gerekli adımı atmak…

Denetim gidince, düzen neden gider?



Okula yeni bir müdür geldi.

Tanışma ve veli toplantısında dedi ki:

“Okulun önüne çocuklarını almaya gelen araçlar ikinci sıra park ederek yaya geçişini engellemesinler, trafiği kilitlemesinler. Ben her okul giriş ve çıkışında kontrol edeceğim, yolda olacağım.”

Bir yıl boyunca her gün—kar demeden, kış demeden—sabah, öğlen, akşam dediğini yaptı da.

Yaza doğru okulun hoparlöründen hâlâ şu ses duyuluyordu:

“Trafiğe engel olan araç sahiplerinin araçlarını…”

Neyse, yeni dönem başladı.

Okul müdürü değişti.

Şimdi isteyen istediği şekilde araçlarını park edip çocuklarını okulun kapısından içeriye teslim edebiliyor.

Kimsenin kimseye aldırdığı, umursadığı, kaale aldığı yok.

Herkes kendi rahatına sonunda erdi…

'Nihilist Penguen' nereye gidiyor? Sürüden ayrılmak özgürlük mü, kaçış mı?

Son günlerde sosyal medyada bir penguen var; ama bildiğimiz penguenlerden değil.

Bir bakıyorsunuz Eskişehir’de bir çay bahçesinde… Bir bakıyorsunuz Ankara’da Kızılay’da… Bir bakıyorsunuz bir ünlünün yanında… Hepsi “tatlı”, “cool”, “sürüyü reddeden” bir karakter gibi paketlenmiş.

Bu kısım önemli: Görüntülerin önemli bir kısmı kurgu/kolaj, bazıları da doğrudan yapay zekâ üretimi; yani penguen “elbette” o şehirlerde gezmiyor ama “kesinlikle” bizim zihinlerimizde gezdiriliyor.

Bazen bir görsel gerçeği anlatmaz; ama bir ruh hâlini çok iyi anlatır.

Ve bu penguen, tam da oraya dokunuyor.

Uyuşturucuyla Mücadelede Medyanın Rolü Nedir? Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlerimizle uyuşturucu ve medya konusunu konuştuk

Nasrettin Hoca bir akşamüstü, evinin önünde telaşla bir şeyler arar.

Komşusu görür, yaklaşır: “Hoca, hayırdır, ne arıyorsun?”
Hoca der ki: “Anahtarımı kaybettim.”
Komşu da insanlık hâli; eğilir, beraber ararlar.
Ararlar, tararlar… Anahtar yok!
Bir süre sonra komşu sorar: “Hoca, emin misin burada kaybettiğine?”
Hoca hiç bozulmadan cevap verir: “Yok, ahırın orada kaybettim.”
Komşu şaşırır: “E hocam, o zaman niye burada arıyoruz?”
Hoca sakince der ki: “Orası karanlık, burada lamba yanıyor.”

Bazen bir konuyu uzun uzun anlatmak yerine bir fıkra anlatmak, meseleyi daha iyi görünür kılar. Çünkü fıkra, insanın zihnindeki savunma duvarlarını indirir; gerçeği sertleştirmeden söyler.

Uyuşturucuyla mücadelede de benzer bir durum yaşıyoruz. Birçok kişi riskin farkında; “ne yapılabilir?” diye düşünmüş olanlar da az değil. Ama farkındalık ile uygulama arasındaki mesafe bazen açılıyor. Çünkü “ışığın altında” konuşmak kolay; “karanlıkta” çalışmak zor. Oysa anahtar çoğu zaman tam da o “karanlık” yerde duruyor.

Benim derdim “kimse bir şey yapmıyor” demek değil. Sahada emek veren, risk alan, gece gündüz çalışan çok insan var. Derdim şu: "Doğru yerde mi arıyoruz? Enerjimizi en etkili yere mi harcıyoruz?" Bu soruyu sormadan, iyi niyet tek başına “sonuç” üretmiyor.

 

Narsist Bir Patronla Çalışmak Nasıldır? Ve insan, orada kendini nasıl korur?



Son yılların popüler konularından biri “narsist insanlar” ve onlardan korunma yolları. Bu yazıda konuya biraz daha özel bir noktadan bakmak istiyorum: Narsist bir patronla çalışmak nasıldır ve insan, böyle bir ortamda kendini nasıl korur?
Kimi işyerlerinde iş yükü ağırdır ama içeriye girdiğinizde pozitif bir hava hissedersiniz. Çalışanlar yorulurlar ama kendilerini değersiz, akılsız, işe yaramaz ya da “yarın kapının önündeyim” diye görmezler.

TEST: Benim yöneticimde narsistik örüntü ne kadar güçlü?


Aşağıdaki “2 dakikalık pratik tarama testi”, yöneticinizde narsistik örüntülerin ne ölçüde baskınlaştığına dair hızlı bir fikir verir. 

Amaç “etiketlemek” ya da “tanı koymak” değil; işyerindeki risk düzeyini görüp, yazıda önerilen kayıt–netlik–sınır stratejilerini ne kadar sıkı uygulamanız gerektiğini anlamaktır. 

Testten önce bile işyerinin “havası” çoğu zaman gerçeği fısıldar; bu ölçek, o hissi ölçülü bir çerçeveye oturtmaya yardımcı olur. 

Bu bir “teşhis” testi değil; işyerindeki narsistik liderlik örüntüsü riskini tarayan bir araçtır.

Test, Prof. Dr. Erkan Yüksel tarafından yapay zeka desteğiyle hazırlanmıştır.


Ortak Akıl'dan Yol Haritasına: İTÜ'nün hedefi Dünya'da ilk 100 arasına girmek!


Bazı buluşmalar vardır; konuşulur, not alınır, iyi niyetli cümleler havada kalır ve sonra herkes kendi gündemine döner. Bazıları ise daha ilk anda şunu hissettirir: “Burada yalnızca konuşmuyoruz; geleceğe yön veriyoruz.”

İstanbul Teknik Üniversitesi’nde 26–28 Aralık tarihlerinde gerçekleştirilen Arama Konferansı benim için bu ikinci kategoriye girdi. 

Üstelik hemen ertesi gün yapılan ve YouTube üzerinden canlı yayınlanan Sorumluluk ve Etki Odaklı Araştırma Üniversitesi – 2025 Yıl Sonu Değerlendirme Toplantısı ile birlikte düşünülünce, sürecin değeri daha da netleşti: Üç gün, güçlü bir ortak akıl zemini kurdu; ertesi gün ise bu zemin 2026 stratejik planının içine yerleşti, hedefe, projeye ve takvime bağlandı.

Bu sürece, İTÜ Rektörü Prof. Dr. Hasan Mandal hocamızın davetiyle katıldım. Üç gün boyunca İTÜ’yü daha yakından tanıma, İTÜ’lülerle kaynaşma, onları dinleme ve anlama fırsatı buldum. Yeri geldikçe de bir iletişimci akademisyen, gazeteci ve medya temsilcisi olarak farklı bir pencereden gördüğüm noktaları paylaşmaya çalıştım. Son oturumda ise “ekosistem ve iletişim” başlığındaki grubumuzun sözcüsü olarak İTÜ’lü Oğuzhan Öztürk ile birlikte sunum yapmak benim adıma ayrıca anlamlıydı.

Bu yazıda bir toplantı tutanağı gibi ortaya çıkan tüm görüşleri değil ama bir üniversitenin kendi pusulasını netleştirdiği o “tasarım ve karar” hâlini kişisel izlenimlerimle anlatmak istiyorum.

 


"Dünden Bugüne Cumhuriyet’in Kazanımları"na İlişkin Kişisel Bir Hikâye

 

Bugün Cumhuriyetimizin 102. yılını kutluyoruz. Bir asırda nereden nereye geldik; neleri başardık, neleri başaramadık… Bir muhasebesini çıkarayım istedim...

Bu yazıda kendi çocukluğumu anlattım. Duyduklarımı, gördüklerimi, şahit olduklarımı…

Gerçi henüz 50’li yaşların başında olsam da, o günden bugüne neler değişti, kısaca özetlemeye çalıştım.

Benim hikayem’ aynı zamanda Cumhuriyet’in de bir hikayesi…

HIZ MI HUZUR MU? Hasta bekleme odasından kariyer planlamasına uzanan yol…


Hasta bekleme odasındaki koltuklar yıpranmıştır ve tamir için döşemeci çağrılır. Döşemeci, koltukların kolları ve ön kenarlarının daha fazla yıprandığını fark eder. Bazı hastalar koltuklara tam oturmuyor, hep öne eğik, kalkmaya hazır bir şekilde bekliyor ve sürekli saatlerine bakıp ayaklarını yere vuruyordur.

Bu gözlem kardiyolog Meyer Friedman ve Ray Rosenman’ın ilgisini çeker ve 1950’li yıllarda uzun soluklu bir araştırmaya girişirler. Yanıtını aradıkları soru sonunda onları davranış özelliklerine ilişkin bir ayrıma götürür:

Zamanla yarışan, aceleci, rekabetçi, çabuk öfkelenenlerle; temposunu iyi ayarlayan, dingin ve planlı ilerleyenler arasında bedenlerine yansıyan bir fark olabilir mi?”

Bu öykü, A–B tipi davranış tartışmalarının popüler başlangıç anlatısıdır ve bu ayrım, yalnızca kalp rahatsızlıkları için değil, iş hayatında terfi ve temsil kararları için de bir uyarıcıdır. Çünkü kariyer planlamasında seçilen çoğu zaman “hız” değil, “huzurla dengelenmiş hız”dır.

Mutlu musunuz?

 

İlk kez 30’lu yaşlarımda duymuştum bu soruyu. Kızıl saçlı, Avustralyalı bir arkadaşım birkaç gün için ziyaretime gelmişti. Birlikte Eskişehir’i gezdik. Ona neler yaptığımı anlattım. Yoğun bir tempom vardı. Okul, dersler, görevler, toplantılar, koşturmalar… Boş bir anım yoktu anlayacağınız. Son akşamüstü Şahin Tepesi’nden şehrin manzarasını seyrederken bana bu soruyu sordu:

“Mutlu musun?”

'Tembel' bir toplum muyuz?



Bir arkadaşım dert yanıyor: “Üretmiyoruz, tüketiyoruz; çok tembel bir toplumuz.”

Gerçekten öyle mi? Yoksa hikâye daha mı karmaşık? İstediğimiz yerde olamayışımızın altında “tembellik” mi yatıyor; yoksa akıllı, verimli ve üretken çalışmayı mümkün kılan bir sistemi kuramamış olmamız mı? Başka bir deyişle, sorun bizde mi, yoksa sistemde mi?

Mustafa Kemal Atatürk’ün o bilinen sözü kulağımda: “Türk milleti çalışkandır, Türk milleti zekidir… yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir.”


Peki o meşaleyi bugün nerede taşıyoruz? 

Gelin, birlikte konuşalım.

Kendimizi ve başkalarını tanımada, uyumlu ekipler kurmada MBTI tarzı kişilik testlerini nasıl kullanabiliriz? Sağlık kurumları üzerinden örnek bir değerlendirme…




HİÇ düşündünüz mü, bir sağlık kurumunda onlarca farklı insanın uyum içinde çalışabilmesi aslında ne kadar büyük bir mühendislik gerektirir? İnsan ilişkileri de köprüler ya da makineler gibi hassas bir tasarıma ihtiyaç duyar. Bu yazıda, kişilik testlerinden biri olan MBTI’nin (Myers-Briggs Type Indicator) sağlık kurumlarında nasıl kullanılabileceğini ele almak istiyorum.

Erdemli, Olgun, İdeal İnsan Kimdir?

 



ASLINDA bu soru, insanlık tarihi kadar eski bir sorudur: “Bir insan olarak en yüksek mertebe nedir?”

Oraya ulaştığı düşünülen kişiler için bugüne kadar pek çok isim verilmiştir: Ermiş, bilge, olgun, erdemli, tekamülünü tamamlamış kişi ve daha fazlası…

En önemli ortak nokta ise şudur: İnsanın kendini aşması…