Küçük Prens Hikâyesi Bize İlişkiler Hakkında Ne Söylüyor?


Küçük Prens’in hikâyesi, bana sevgi, emek, iletişim ve insan ilişkileri üzerine yeniden düşünmeyi hatırlattı. Birini özel yapan şeyin kusursuzluğu değil, onunla kurulan bağ olduğunu belki de en iyi bu küçük hikâye anlatıyor.

Küçük Prens’i okudunuz mu?

Geçenlerde bizim evde bu kitabın üç farklı nüshasının olduğunu fark ettim. İlginçtir, bunca zamandır elime almış ama birini bile sonuna kadar okumamıştım. Sonra merak ettim, başladım. Okudukça da durup düşündüm: Sevmek nedir, uzaklaşmak nedir, anlamak neden bu kadar zor, ilişkiler neden bu kadar çabuk yoruluyor? Küçük bir çocuk kitabı diye başladığım hikâyede kendimi; çağımızı, ilişkilerimizi ve sevgilerimizi sorgularken buldum.

Okumayanlar için kısaca anlatayım. Küçük Prens’in kendi küçük gezegeninde bir gülü vardır. Nazlıdır, kırılgandır, kaprislidir; bazen de çelişkili ve zorlayıcıdır. Küçük Prens onu sever ama tam anlayamaz. Kafası karışır, üzülür, kırılır. Sonra da oradan uzaklaşır ve başka gezegenlere doğru yola çıkar.

Belki de hepimizin hayatında böyle anlar vardır.
Sevdiğimiz birini tam anlayamadığımız…
Ne dediğini duyamadığımız, sözlerinin ardındaki duyguyu hissedemediğimiz, davranışlarının içindeki kırgınlığı göremediğimiz…
Ve bu yüzden kalmak yerine uzaklaşmayı seçtiğimiz…

Küçük Prens de biraz bunu yapar. Gider. Başka gezegenler görür. Başka insanlar tanır. Yetişkinlerin tuhaf dünyasını anlamaya çalışır. Kimi güç peşindedir, kimi alkış, kimi sahip olmak, kimi sadece meşgul görünmek derdindedir. Her karşılaşma, ona biraz daha hayatı öğretir.

Sonra Dünya’ya gelir. Ve bir gül bahçesiyle karşılaşır. Binlerce gül vardır. Şöyle düşünür:
“Demek ki benim gülüm öyle benzersiz değilmiş…”

Bence bu sahne, sadece bir çocuk hikâyesinin sahnesi değildir. Bu, biraz da modern insanın sahnesidir.

Bugün insan ilişkilerinde de böyle bir gül bahçesinin içindeyiz sanki. O kadar çok vitrin, görüntü, gösteriş ve seçenek var ki…

Hele sosyal medya, insanı tek bir dokunuşla pırıltılı hayatların ve coşkulu duyguların ortasına bırakıyor. Herkes mutlu, herkes güzel, herkes etkileyici, herkes daha heyecan verici…

Böyle olunca da ilk zorlanmada akla gelen sorular çoğalıyor:
“Acaba daha iyisi var mı?”
“Ben bunu hak ediyor muyum?”
“Ben daha iyisini hak etmiyor muyum?”

Bazen bu sorular, insanın kendini koruma çabasından doğuyor. Bazen de ilişkinin emek isteyen taraflarından kaçmanın daha süslü bir ifadesine dönüşüyor.

İşte tam burada insanın kendine dürüst olması gerekiyor. Çünkü her zorluk değersizlik değildir; ama her değersizlik de katlanılması gereken bir şey değildir.

SEVGİ NEYDİ?

Derken hikâyede tilki çıkıyor karşımıza. Ve Küçük Prens’e yalnızca sevgiyi değil, iletişimin ve ilişkinin özünü de öğretiyor. Birini özel yapan şeyin dış görünüşü olmadığını anlatıyor. Onun için harcadığın zamanın, verdiğin emeğin, kurduğun bağın ve gösterdiğin sadakatin önemini hatırlatıyor.

Tilki diyor ki, “İnsan, ancak yüreğiyle baktığında gerçeği görebilir.”

Sanırım bu cümle, bugün ilişkiler üzerine söylenebilecek en güzel cümlelerden biridir.

Çünkü bir ilişkiyi ayakta tutan şeylerin çoğu görünmezdir.

Birinin kırıldığını fark edip sesimizi yumuşatmamız görünmezdir.
Haklı olduğumuz hâlde karşımızdakini ezmeden konuşmamız görünmezdir.
Kırılmış bir kalbi hemen savunmaya geçmeden dinlememiz görünmezdir.
Kendimizi kabul ettirmeye değil, karşımızdakini anlamaya çalışmamız görünmezdir.
Ve insanları birbirine bağlayan, iletişimi ilişkiye dönüştüren şeyler tam da bunlardır.

Bu noktada aklıma Selvi Boylum Al Yazmalım’ın o unutulmaz sözü geliyor:
“Sevgi neydi? Sevgi emekti.”

Evet, sevginin sadece kalbin hızlı çarpması olmadığını hepimiz az çok biliyoruz. Sevgi bazen yorulduğun hâlde yanında kalmaktır. Bazen haklı olduğun hâlde sesini düşürmektir. Bazen incinince çekip gitmek yerine kalıp konuşmayı seçmektir. Bazen anlaşılmayı beklemekten önce anlamaya çalışmaktır.

Hani ben sık sık söylüyorum ya: iletişim; anlamak, anlaşılmak ve anlaşmaktır.

İşte bunların hepsi emek isteyen şeylerdir.

Nitekim Erich Fromm da sevgiyi sadece hissedilen bir duygu olarak değil, emek, sorumluluk, özen ve dikkat gerektiren bir insanlık becerisi olarak görür. Yani sevgi, sadece başımıza gelen bir şey değil; biraz da öğrenilen, büyütülen ve korunması gereken bir bağdır. Bir bakıma sanattır.

Bugün birçok insanın ilişkilerde yaşadığı sorun, çoğu zaman sevememek değil; bağ kurmanın ne kadar emek istediğini unutmuş olmaktır.

EMEK VERMEK NE DEMEK?

Peki ilişkiye emek vermek ne demektir?

İlişkiye emek vermek, önce ilgilenmektir. Karşımızdakinin ne hissettiğini, neye kırıldığını, neye sevindiğini merak etmektir. Onu ezbere bildiğini sanmak değil, değişen yanlarını da fark etmeye çalışmaktır.

İlişkiye emek vermek, dinlemektir. Söz sırası bize gelsin diye değil, gerçekten anlamak için dinlemektir. Hemen savunmaya geçmeden, cümlesini tamamlamasına izin vermektir.

İlişkiye emek vermek, iletişim kurmaktır. İçine atıp biriktirmek yerine, kırmadan ve suçlamadan konuşabilmektir. “Sen zaten hep böylesin” demek yerine, “Ben burada kırıldım” diyebilmektir.

İlişkiye emek vermek, sabretmektir. Karşımızdakinin kusursuz olmadığını kabul etmektir. Her hayal kırıklığında kapıyı çarpıp çıkmamak, önce anlamaya çalışmaktır.

İlişkiye emek vermek, sorumluluk almaktır. Sadece karşı tarafın eksiklerini saymak değil, “Ben burada ne yaptım, neyi eksik bıraktım, neyi daha iyi yapabilirim?” diye kendimize de bakabilmektir.

İlişkiye emek vermek, tutarlılıktır. Güzel sözler söyleyip zor zamanda ortadan kaybolmamak; iyi günlerde yakın, kötü günlerde uzak olmamaktır. Sevgi biraz da davranışın sürekliliğidir.

İlişkiye emek vermek, onarmayı bilmektir. Kırgınlık olduğunda “olan oldu” deyip geçmemek; gönül almayı, özür dilemeyi, yeniden köprü kurmayı önemsemektir.

İlişkiye emek vermek, bazen de alan tanımaktır. Her şeyi kontrol etmeye çalışmadan, karşımızdaki kişinin bireyliğine, sınırlarına, sessizliğine ve ihtiyaçlarına saygı gösterebilmektir.

Kısacası ilişkiye emek vermek, ilişkinin kendiliğinden yürümesini beklememek; onu bilinçli olarak beslemektir. Karşımızdaki insanı sadece istemek değil; onu anlamaya, korumaya, taşımaya ve onunla birlikte büyümeye gönüllü olmaktır.

NASIL BİR İLİŞKİ İSTİYORUZ?

Peki günümüz insanı çoğu zaman nasıl bir ilişki istiyor?

Emeksiz olsun.
Yormasın.
Beni hemen anlasın.
Ben söylemeden ne demek istediğimi bilsin.
Hep bana iyi hissettirsin.
Bir sorun çıkarsa da yenisi gelsin…

Biraz sert olacak ama söylemek lazım: Böyle bir ilişki maalesef hiçbir yerde yok!

Çünkü ilişki dediğimiz şey, bir konfor alanı değil; iki insanın birbirine yaklaşma çabasıdır. Çabasız da hiçbir şey olmuyor…

Tabii işin bir de başka boyutu var. Herkes aynı biçimde sevmiyor. Herkes aynı biçimde bağ kurmuyor. Herkes aynı biçimde konuşamıyor.

Bazı insanlar en küçük eleştiride duvar örüyor.
Bazıları bağırmadan kendini anlatamıyor.
Bazıları susuyor, içine kapanıyor.
Bazıları sürekli onay ya da takdir bekliyor.
Bazıları ise hiç ihtiyaçlarını belli etmemeye çalışıyor.

“Yer damar damar, insan türlü türlü…” Her çiçek farklı. Kimi papatya, kimi gelincik, kimi nergis, kimi kaktüs. Kimi güneş istiyor, kimi gölge, kimi toprak, kimi su…

PEKİ, SEN HANGİ ÇİÇEKSİN?

Peki, sen hangi çiçeksin?

İşte bu soru karşısında insanın önce kendisiyle temas kurması, önce kendini anlaması gerekiyor. Ne düşündüğünü, ne hissettiğini, ne istediğini, ne beklediğini, ne dediğini, ne yaptığını fark etmesi gerekiyor.

İnsanın önce kendine şefkatli olabilmesi gerekiyor. Ardından da karşısındakini anlaması ve ona da şefkatle yaklaşabilmesi…

Hikâyedeki gibi… Bir başkasını gerçekten görebilmek için önce insanın kendi kalbine dürüstçe bakabilmesi gerekiyor.

Bugün evlilikler, dostluklar, aile içi ilişkiler, iş arkadaşlıkları… Hepsi biraz haz çağının, biraz hız çağının baskısı altında. Herkes meşgul. Herkes biraz yorgun. Herkes biraz kırgın. Herkes biraz haklı. Herkes biraz mağdur. Herkesin biraz hakkı yenmiş…

Bir yandan da herkes görülmek, duyulmak, anlaşılmak ve haklı bulunmak istiyor. Herkes sevilmek, değerli hissetmek, güven duymak ve bir yere ait olmak istiyor.

Aslında ne tuhaf, değil mi? İnsanın en temel ihtiyacı değişmiyor; sadece onu karşılama biçimlerimiz değişiyor.

Küçük Prens de biraz bunu fark ediyor sanki. Hikâyenin sonunda aradığı şeyin yeni bir gül ya da yeni bir gül bahçesi olmadığını anlıyor. Asıl meselenin, emek verdiği bağın anlamı olduğunu kavrıyor. Birini gerçekten sevmenin, biraz da onun sorumluluğunu almak demek olduğunu fark ediyor. Sonra da kendi gezegenine, kendi gülüne geri dönmek istiyor.

Belki insan da bazen bunu hayatta geç fark ediyor.
Aradığı şeyin yeni bir bahçe olmadığını…
Asıl meselenin, emek verdiği bağın anlamı olduğunu…
Birini gerçekten sevmenin, biraz da onun sorumluluğunu almak demek olduğunu…

SON SÖZ

İyi bir ilişki, çoğu zaman doğru kişiyi bulmaktan çok doğru bir kalple bakabilmekten geçiyor. Çünkü sevgi sadece bir his değil; emek, dikkat, sorumluluk ve şefkat de istiyor. Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, elimizdeki gülü gerçekten görmeyi, anlamayı ve sevmeyi yeniden öğrenmek. Sevmenin yalnızca bir heyecan değil, insanı büyüten bir sanat olduğunu hatırlamak…

İşte, küçük bir hikâyenin bende uyandırdıkları bunlar.

Peki, hikâyenin sonunda ne oluyor?

Onu burada söylemeyeyim; merak edenler okusun.
Ama asıl mesele belki de Küçük Prens’in hikâyesinin nasıl bittiği değil, bizim kendi hikâyemizin nasıl biteceği…
Siz, kendi hikâyenizin nasıl bitmesini isterdiniz?


Prof. Dr. Erkan Yüksel

*


25.03.2026 tarihinde şurada da yayınlanmıştır:

https://www.akademikakil.com/kucuk-prens-hikayesi-bize-iliskiler-hakkinda-ne-soyluyor/erkanyuksel/






Popüler Yayınlar