Yetişkin Çocuklar: Koca koca insanlar neden çocuk gibi davranır?

Bazen yetişkinlerin aynen çocuklar gibi davrandıklarına şahit oluyor musunuz? Bazen yetişkin bir insanın ağzından çıkan sözlere hayret ediyor musunuz? Bazen insanların çocukça tavırlar takındıklarını gözlemliyor musunuz?

Mesela, şu haber başlıklarına bir bakın:

  • “Meclis’te yumruklu kavga… oturuma ara verildi.”
  • “Görüşmede tansiyon yükseldi; taraflar birbirinin üzerine yürüdü.”
  • “Tartışma arbedeye dönüştü.”
  • “Komşunun balkonuna çöp atma tartışmasında iki aile birbirine girdi”
  • “Yol vermeme yüzünden başlayan tartışmada cadde boks ringine döndü”
  • “Düğün eğlencesi faciayla bitti.”

Ve daha nicesini ekranlarda görüp “koca koca insanlar, yaşlı başlı adamlar, çocuk gibiler” dediğiniz türlü türlü olaylar, büyük büyük sözler, bir yetişkine yakışmadığınız hareketler, hal ve tavırlar…

Bu yazımda günlük hayatta pek çok yerde karşılaştığımız, haberlerde ve sosyal medyada gördüğümüz, tanıdığımız, tanımadığımız “yetişkin çocuk” örüntülerinden söz etmek istiyorum. 

Elbette, bu tür başlıklar tek başına “işte bu kişi yetişkin bir çocuk” demek için yeterli değildir. Çünkü şiddet ve arbedenin arkasında dürtüsellikten toplumsal gerilime, madde kullanımından grup dinamiklerine kadar pek çok etken olabilir.

Ama bu durum bize şunu gösterir: Yetişkinler de bazı kritik anlarda duygu yönetimini kaybedip “çocuk moduna” geçebilir; bu da iletişim dilini bir anda bozabilir.

Bu yazıda kimseyi etiketlemek, teşhis koymak gibi bir niyetim, yetkim, vasfım yok. Ancak bir gazetecilik, habercilik ve iletişim bilimleri hocasıyım. Kimi zaman öğrencilerimde ve çevremde de gördüğüm bazı çocukça söz, hâl ve tavırlardan hareketle, dikkatimi çeken bazı noktaları, bu konuda okuduğum kaynaklarla birlikte sizlerle paylaşmak istiyorum.

Elimde iki önemli kitap var: Merhum Doğan Cüceloğlu’nun Yetişkin Çocuklar kitabı ve Lindsay C. Gibson’ın Olgunlaşmamış Ebeveynlerin Yetişkin Çocukları kitabı.

Önce, “yetişkin çocuk ne demek” sorusuyla başlayalım.

“Yetişkin çocuk”, yaşı büyümüş olsa da "duygusal olgunlaşma" alanlarında çocuklukta takılı kalmış kişiyi anlatan çerçeve bir kavram.

Asla “kötü niyetli biridir” demiyorum. Böyle bir şey yok.

Hatta o; fazlasıyla çalışkan, oldukça fedakâr, çeki düzenli, tam manasıyla “düzgün” bir insan gibi bile görünebilir.

Yetişkin çocukların en temel ayırt edici özelliği; kritik anlarda birden yetişkinliği bırakıp “çocuk moduna” geçmeleri...

Örneğin eleştirildiklerinde, reddedildiklerinde, yalnız kaldıklarında ya da değersiz hissettiklerinde; “duygu düzenleme becerileri” zayıfladığı için bir anda çocuklaşabiliyorlar.

Cüceloğlu yetişkin çocukları, kendi içlerinde “doldurulması güç bir boşluk taşıyan” ve mutsuzluklarının nedenini sık sık dışarıda, başkalarında arayan bir örüntüyle açıklar.

Gibson ise bu örüntünün arka planında çoğu zaman duygusal olarak olgunlaşamamış, erişilemeyen ebeveyn deneyiminin ve bunun yetişkinlikte yarattığı duygusal yalnızlık hissinin bulunduğunu vurgular.

O halde yetişkin çocuk olmak, bazılarının ilk başta akıllarına geldiği gibi “her zaman çocuk gibi davranan, gülen, eğlenen, oyun davranışları sergileyen, yaramaz, haylaz, faydasız bir kişi” anlamlarına da gelmez.

Yetişkin çocuk örüntüsü; “kendi duygu ve ihtiyaçlarını bir yetişkin gibi ifade edemeyen, içsel hislerini yönetmekte zorlanan kişi” demektir.

Buradaki mesele duygunun varlığı değil; bir yetişkinde olması beklenen duygu yönetimi, sınır, yakınlık ve sorumluluk noktalarındaki kişisel tıkanmalardır.

Aslında bu örüntüler birçok insanda hafif ya da orta düzeyde görülebilir. Daha küçük bir grupta ise işlevselliği bozacak düzeye çıkabilir. Ancak “yetişkin çocuk” örüntüsünde fark şudur: Kişi tetiklendiğinde yalnızca “biraz kırılıp geçmez”; duygu düzenleme hızla düşer, iletişim dili çocuklaşır ve bu durum ilişkide sınır, yakınlık ve sorumluluk alanlarında tekrar eden sorunlara yol açabilir. Yani mesele ara sıra çocukça davranmak değil; bunun bir tekrar eden kalıp hâline gelmesidir.


NASIL KONUŞUR?

Şimdi, filmlerde ya da çevrenizde duyduğunuz aşağıdaki cümleleri hatırlamaya çalışın.

Elbette, bunların her biri “kesin hüküm” değildir; ama çoğu zaman cümlenin altında konuşan bir ihtiyaç ya da korkudan söz edilebilir.

Siz de bu cümlelerin arkasındaki örtük duygu ya da ihtiyacı, benim yaptığım açıklama ile birlikte değerlendirin; bakalım aynı şeyleri düşünüyor muyuz?

O ne söylüyor; bunun altındaki örtük ifade nedir?

  • “Beni hiç anlamıyorsun.” → “Duygumu anlatmayı bilmiyorum.”
  • “Ben böyleyim kardeşim!” → “Değişmek korkutuyor.”
  • “Beni olduğum gibi kabul etmeyen gitsin.” → “Reddedilmekten korkuyorum; o yüzden duvar örüyorum.”
  • “Herkes bana karşı çıkıyor.” → “Kırılganım ve savunmadayım.”
  • “Ben olmasam bunlar olmazdı.” → “Kontrol edince rahatlıyorum.”
  • “El âlem ne der?” → “Utanç ve onay kaybı kaygısı beni yönetiyor.”
  • “Bir teşekkür çok mu zor?” → “Görülmeye ihtiyacım var.”
  • “Benim de canım var!” → “Sınır koyamadım, biriktirdim ve taştım.”
  • “Ben kimseye yük olmam.” → “İhtiyaç göstermekten utanıyorum.”
  • “Kimse kimseyi düşünmüyor.” → “İhtiyaçlarım görünmüyor, kırgınım.”
  • “Kimseye güven olmuyor.” → “Güvende hissetmiyorum; kontrol etmeye çalışıyorum.”
  • “Sensiz yapamam.” → “Yalnız kalınca dağılıyorum.”

Hayır, hayır; hemen okuyup geçmeyin. Lütfen, bir kez daha göz gezdirin. Ve sonra da aşağıdaki davranışları biraz daha geniş zaman ayırarak düşünün.


DAVRANIŞLAR NE DER?

Aşağıda bazı davranış örneklerini ve bunların altındaki olası örtük ifadenin ne olabileceğini sıraladım. Yine bunların bir teşhis olmadığını; ama sık görülen alt anlamlar olduklarını belirtmek isterim. Bunları birer “ipucu” olarak değerlendirmek uygun olabilir.

Hangi davranışın örtük anlamı ne olabilir?

  • Her şeyi üstlenip “ben yaparım” diye koşmak → “Değerimi işe yararlıkla ispatlıyorum.”
  • Sürekli fedakârlık yapıp karşılık beklemek → “Sevilmeyi hak etmek için bedel ödüyorum.”
  • Yardım istemeyip sonra ‘Kimse yanımda değil’ demek → “İhtiyaç göstermekten utanıyorum; görülmeyi bekliyorum.”
  • Sevilmediğini düşününce dramatik mesajlar/ima paylaşımları → “Doğrudan istemek zor; dolaylı çağrı yapıyorum.”
  • Aşırı ‘güçlü’ görünmek, duyguları saklamak → “İçimdeki incinmeyi saklıyorum.”
  • Aşırı alay/taşlama ile iletişim kurmak → “Kırılganlığımı göstermeye cesaret edemiyorum.”
  • ‘Hayır’ diyemeyip biriktirip patlamak → “Sınır koymayı bilmiyorum; öfkeyle telafi ediyorum.”
  • Küsmek, konuşmayı kesmek, ortadan kaybolmak → “Duygumu anlatamıyorum; cezayla korumaya çalışıyorum.”
  • En küçük pürüzde ilişkiyi bitirmekle tehdit etmek → “Terk edilmekten korkuyorum; önce ben keseyim istiyorum.”
  • Bir gün ‘sensiz yapamam’, ertesi gün ‘boğuluyorum’ demek → “Yakınlık ihtiyacı ile yakınlık korkusu çatışıyor.”
  • Duygu konuşulunca konuyu şakaya vurmak → “Yakınlık beni korkutuyor; ciddiyeti kaçırıyorum.”
  • Sınır yerine duvar örmek: ‘Bir daha asla!’ → “Kırılmamak için ilişkiyi kesiyorum.”
  • Eleştiri gelince bir anda ses yükseltmek / sertleşmek → “Değersiz hissettim; savunmaya geçtim.”
  • Sürekli açıklama istemek: ‘Neden geç yazdın? Kiminlesin?’ → “Güvende değilim; kontrol ederek sakinleşiyorum.”
  • Telefon kontrol etme / sosyal medya takibiyle rahatlama → “Kaygım yüksek; güven yerine denetim seçiyorum.”
  • Tartışmayı ‘haklılık savaşı’na çevirmek → “Anlaşılmak yerine haklı çıkarsam güvende hissederim.”
  • Geçmiş defterleri sık açmak, eski hataları stoklamak → “Şimdiye güvenemiyorum; kanıt biriktiriyorum.”
  • Sürekli ‘ben demiştim’ diyerek üstünlük kurmak → “Belirsizlik beni çok geriyor; kontrolle rahatlıyorum.”
  • Kendi hatasını kabul etmek yerine suçu hemen dışarı atmak → “Utançla baş edemiyorum; kendimi koruyorum.”
  • ‘El âlem’ üzerinden karar vermek → “Onay kaybedersem varlığım tehditte gibi.”

Peki, bütün bu söz ve davranışların ortak paydası nedir?

Ortak paydada çoğu zaman şu görülür: Kişinin duygu yönetimi zayıfladığında ve ihtiyaç dilini kuramadığında, iletişim hızla bozulur.

Çünkü duygular iyi yönetilemediğinde insan, “ne hissettiğini” ve “neye ihtiyacı olduğunu” netleştirmek yerine, çoğu zaman ya savunmaya geçer ya da saldırıya

İşte o anda dil de değişir: “Ben şu an kırıldım” demek yerine “Sen zaten böylesin” denir. “Biraz yalnız kaldım, desteğe ihtiyacım var” demek yerine “Kimse kimseyi düşünmüyor” diye genellenir.

Yani mesele çoğu zaman “kötü niyet” değil; duygunun taşıdığı mesajı yetişkince ifade edememek ve ihtiyacı doğru cümlelerle kuramamaktır.

Bu nedenle iletişim, çözüm üreten bir köprü olmaktan çıkar; haklılık savaşı, sitem biriktirme, küslük ya da kontrol davranışlarının sahasına dönüşür.

Literatürde bu örüntülerin arka planında, genellikle birbirini besleyen birkaç temel başlıktan söz edilir:

  • Duygusal ihmal (çocuğun görülmemesi, duygusunun karşılık bulmaması),
  • Bağlanma sorunları (yakınlık ihtiyacı ile yakınlık korkusu arasında savrulma),
  • Duygu düzenleme güçlüğü (tetiklenince kendini yatıştıramama),
  • Utanç eğilimi (hata yaptım değil “ben hatalıyım” duygusu) gibi ölçülebilir değişkenlerin bileşimi…

Bunlar bir araya geldiğinde kişi, yetişkinlikte bile ilişkiler içinde “kendini güvende tutmak” için ya aşırı kontrol eder, ya aşırı fedakârlık yapar, ya da duvar örer.

Dışarıdan bakınca “inat”, “kibir”, “sertlik” gibi görünen şeylerin altında çoğu zaman kırılganlık, değersizlik ve görülme ihtiyacı yatar.

Cüceloğlu’nun kitabı, bize içimizdeki dengeyi “iç çocuk–iç ebeveyn” diliyle daha iyi görmeyi öğretir.

İç çocuğun duyguları, ihtiyaçları ve canlılığı; iç ebeveynin kuralları, yargıları ve “olması gereken”leri…

Bu iki taraf arasında sağlıklı bir bağ kurulmadığında, iç dünyada ya baskı ya da taşkınlık görülür; bu da dışarıdaki ilişkilerimize yansır.

Kısacası Cüceloğlu, sorunu yalnız davranışta değil, davranışın beslendiği iç dengede aramamızı sağlar.

Gibson ise, özellikle duygusal olarak olgunlaşmamış ebeveyn deneyiminin yetişkinlikte bıraktığı izleri ve “duygusal yalnızlığın” nasıl bir hayat kurduğunu anlatır.

Çocukken duyguları görülmeyen kişi, yetişkinken de çoğu zaman aynı boşluğu taşır; “anlaşılmak” ister ama bunu doğrudan isteyemez, çünkü istemek ona “riskli” gelir.

Bu nedenle bazı insanlar ilişkiyi kurtarmak için aşırı uyum sağlar; bazıları ise incinmemek için mesafe koyar.

(Çocuk yetiştiren yetişkinler için bu kitabı ayrıca parantez içinde tavsiye etmek isterim; çünkü ebeveynliğin “niyetten” çok “duygusal erişilebilirlik” meselesi olduğunu güçlü biçimde hatırlatıyor.)

Bu yazıda şimdilik “yetişkin çocuk” örüntüsünü tanımak ve hepimiz için küçük bir farkındalık alanı açmak istedim.

Değerli ve sabırsız okuyucuların “Peki çözüm ne, bu durum nasıl aşılır?” sorusunu duyar gibiyim. Haklısınız; çözüm kısmı en az tanım kadar önemli. Bu nedenle bir sonraki yazıda, duygu yönetimini güçlendirme, ihtiyaç dilini kurma, sınır çizme ve olgun insan tutumunu geliştirme başlıklarına, olabildiğince net ve uygulanabilir adımlarla odaklanacağım.

Bu hafta sizden tek ricam var: Başkalarını etiketlemek yerine, önce kendimize dönüp bakalım.

Acaba biz hangi anlarda “çocuk moduna” kayıyoruz? Eleştiri mi, yalnızlık mı, değersizlik hissi mi, kontrol kaybı mı? Hangi cümlelerle, hangi davranışlarla ortaya çıkıyor? Bunları fark etmeye çalışalım.

Bu arada kişisel gözlem ve görüşlerinizi benimle paylaşırsanız, bu konuda daha sonra yazacağım akademik makale için çok anlamlı bir katkı sağlamış olursunuz.

Teşekkür ederim.


Prof. Dr. Erkan Yüksel







Popüler Yayınlar