Bazı buluşmalar vardır; konuşulur, not alınır, iyi niyetli cümleler havada kalır ve sonra herkes kendi gündemine döner. Bazıları ise daha ilk anda şunu hissettirir: “Burada yalnızca konuşmuyoruz; geleceğe yön veriyoruz.”
İstanbul Teknik Üniversitesi’nde 26–28 Aralık tarihlerinde gerçekleştirilen Arama Konferansı benim için bu ikinci kategoriye girdi.
Üstelik hemen ertesi gün yapılan ve YouTube üzerinden canlı
yayınlanan “Sorumluluk ve Etki
Odaklı Araştırma Üniversitesi – 2025 Yıl Sonu Değerlendirme Toplantısı”
ile birlikte düşünülünce, sürecin değeri daha da netleşti: Üç gün, güçlü bir ortak akıl zemini kurdu; ertesi gün ise bu
zemin 2026 stratejik
planının içine yerleşti, hedefe, projeye ve takvime bağlandı.
Bu sürece, İTÜ Rektörü Prof. Dr. Hasan Mandal hocamızın davetiyle katıldım. Üç gün boyunca İTÜ’yü daha yakından tanıma, İTÜ’lülerle kaynaşma, onları dinleme ve anlama fırsatı buldum. Yeri geldikçe de bir iletişimci akademisyen, gazeteci ve medya temsilcisi olarak farklı bir pencereden gördüğüm noktaları paylaşmaya çalıştım. Son oturumda ise “ekosistem ve iletişim” başlığındaki grubumuzun sözcüsü olarak İTÜ’lü Oğuzhan Öztürk ile birlikte sunum yapmak benim adıma ayrıca anlamlıydı.
Bu yazıda bir toplantı tutanağı gibi ortaya çıkan tüm görüşleri değil ama bir üniversitenin kendi pusulasını netleştirdiği o “tasarım ve karar” hâlini kişisel izlenimlerimle anlatmak istiyorum.
ARAMA KONFERANSI: BİR YÖNTEM DEĞİL, BİR
“DENKLEM”
Derslerde öğrencilerime bazen şu soruyu sorarım: “Hayattaki en büyük hayaliniz
nedir?”
Bu sorunun gücü şuradan gelir: Hayali netleşen insan, bugün yaptığı şeyin
yarınki karşılığını da daha iyi görür. Kararlarını rastgele değil, bir
istikamete göre verir. Huzur, coşku, azim ve gurur gibi olumlu duygular da çoğu
zaman bu istikametin yan ürünüdür.
Kurumlar için de durum farklı değildir.
Bir üniversitenin eğitim-öğretim programlarını güncellemesi, araştırma
önceliklerini belirlemesi, kaynaklarını etkin yönetmesi, uluslararası rekabeti
okuması, dijitalleşmeyi ve yapay zekâyı doğru yere oturtması, öğrenci–mezun
ekosistemini güçlendirmesi, sanayi ve kamu ilişkilerini sürdürülebilir hale
getirmesi…
Bunların her biri tek başına büyük bir iş. Ve hepsi bir araya gelince, sanki
“zor bir matematik problemi” gibi.
Arama Konferansı yönteminin sanırım asıl marifeti de burada: Zor problemleri
çözmek için “doğru denklem” kurmak.
“Şu an elimizde ne var” ve “yarın hangi kimlikle anılmak istiyoruz?”
sorularına yanıt aramak…
Klasik konferanslarda bir kişi konuşur, çok kişi dinler. Arama Konferansı
ise katılımcıları “dinleyen” değil “üreten” konuma taşıyor.
Konuşmaların hedefi alkış almak değil; biriken fikri stratejik bir dile çevirmek...
Sonunda da bütün konuşulanların harmanında, ortak aklın bileşkesinde, bir
yol haritası, bir eylem mantığını ortaya çıkarmak…
ÜÇ GÜN NE YAPTIK?
İlk gün yöntem paylaşıldı, gelecek perspektifi ve beyin fırtınasıyla zihinler açıldı, grup çalışmaları başladı. İkinci gün sunumlar yapıldı; farklı masaların çıktıları karşılaştırıldı, ortak akıl “damıtıldı.” Üçüncü gün ise bütünleştirme ve kapanış: fikirler toparlandı, bir çerçeveye oturdu, yol haritası dili netleşti.
İtiraf edeyim: İlk başta bana da biraz “karmaşık” göründü. Çünkü çok farklı disiplinler, çok yoğun başlıklar, bol tartışma… Fakat son güne geldiğimizde o karmaşanın aslında bir “dağınıklık” değil; iyi yönetilirse verimli bir “ham madde” olduğunu gördüm.
Karanlık odada fotoğrafın ortaya çıkma süreci gibi… Sonunda ortaya net bir görüntünün çıkmasına şahit oldum.
Bu süreçte ülkemizde arama konferanslarının üstadı olarak bilinen Prof. Dr. Oğuz Babüroğlu ve ekibinin
kolaylaştırıcılığı oldukça önemliydi. 70’i aşan katılımcı; öğrenciler, öğretim
üyeleri, mezunlar ve paydaşlar; üç gün boyunca fikrini, deneyimini, enerjisini
ortaya koydu.
“Toplantıya katılmak” değil, “toplantıyı üretmek” hâkim ruhtu.
MÜHENDİSLERİN ARASINDA BİR İLETİŞİMCİ
Bu toplantıya giderken içimde küçük de olsa bir çekingenlik vardı. İlk kez
bu kadar çok mühendisle, hem de ülkenin en iyi mühendislik iklimlerinden
birinde, bu kadar uzun süre aynı masalarda olacaktım.
“İletişim” ve “insan ilişkileri” gibi konuların mühendislik ortamında nasıl
karşılık bulacağını merak ediyordum.
Üç günün sonunda şunu rahatlıkla söyleyebilirim: İyi mühendisler aynı
zamanda iyi iletişimci olabiliyor. İyi dinliyorlar. Tartışmayı
kişiselleştirmeden sürdürebiliyorlar. Takım oyunculuğu refleksleri güçlü.
Sunumları net ve düzenli.
Bu gözlemlerimi kapanışta kendileriyle da paylaştım.
Daha önemlisi: Şikâyetlerini de hayallerini de dinledim. Bazı cümlelerde “bu ülke için daha iyisi mümkün” duygusunu çok güçlü hissettim. Ortak akla bu kadar
emek verilmesi, insanın umudunu diri tutuyor.
“İLK 100” HEDEFİ
Toplantının başında Rektör Hasan Hoca’nın ortaya koyduğu “Dünya üniversite sıralamasında ilk 100”
hedefi, sanıyorum herkeste bir odak
etkisi yarattı.
Bu hedef konuşulurken, İTÜ’nün köklü geçmişine yaslanan ve tüm masalardan
yükselen bir başka ifade de öne çıktı: “İTÜ’nün
Türkiye’deki itibarını dünyaya taşımak.”
Bence “itibar” kelimesi burada bir PR çabası olarak değil; çıktıların, ölçümün, ekosistemin ve sürekliliğin toplamı
olarak ele alındı. Yani mesele “görünür olmak” değil; neyin görünür olduğu anlamında önemliydi.
Bu çerçevede, toplantılarda öne çıkan bazı odaklar şunlardı:
* Mezun etkisini ölçebilecek bir metrik (mezunların yaygın etkisi)
* En üst düzey araştırmacı, öğrenci, girişimci ve
sanayicinin tercih ettiği bir cazibe
merkezi olmak
* İTÜ adıyla özdeşleşen sosyal, ekonomik,
teknolojik ve bilimsel değerler
üretmek
* Her yıl en az 10 “doğuştan global” teknoloji
girişimi çıkarma hedefi
* Kamu dışı finans
kaynaklarını çeşitlendirmek
* Ulusal ve uluslararası birlikte
çalışma–öğrenme–geliştirme merkezleri/laboratuvarları kurmak.
Bu satırlar bir araya geldiğinde “ilk 100” hedefi, bir hayal olmaktan çıkıyor, geleceğe ilişkin net bir fotoğraf olarak önümüze geliyor.
“SORUMLULUK” VE “ETKİ”
Arama Konferansı’nın ardından (29 Aralık 2025, pazartesi), Rektör Prof.
Dr. Hasan Mandal, YouTube üzerinde canlı yayınlanan “Sorumluluk ve Etki Odaklı
Araştırma Üniversitesi – 2025 Yıl Sonu Değerlendirme Toplantısı”nda İTÜ’nün
köklü geçmişini ve bugünkü başarılarını uzun uzun anlattıktan sonra, Arama
Konferansı’nda ortaya çıkan 2026 stratejisini kamuoyu ile paylaştı. Böylece üç
günün çıktısı “kurumsal bir plan” olarak kamuoyuna duyuruldu.
Hasan Hoca’nın liderlik tarzını bu iki günün toplamında şöyle okudum: Önce büyük hedefi koyuyor, sonra hedefin altını ölçülebilir, yönetilebilir ve sahiplenilebilir adımlarla doldurtuyor.
Bir yandan insanı heyecanlandıran bir ufuk çizgisi var; diğer yanda “Peki, bunu
hangi mekanizma taşıyacak?” sorusunu sürekli masada tutan bir akıl.
Bu tarz, üniversite yönetiminde çok değerli bir dengeye işaret ediyor: Vizyonun romantikleşmesini engelliyor, operasyonun da rutine gömülmesini…
Biraz da “Hasan Hoca’nın gözünden” bakmaya çalışırsam, muhtemelen şu duyguyu görürüm: İTÜ zaten güçlü; ama bu güç dünyaya taşınacaksa, sadece başarı üretmek yetmez, başarıyı ölçmek, anlatmak ve çoğaltmak gerekir. Bu da “etki” kelimesinin tam karşılığı...
BENİM KATKIM
Bu süreçte benim için kıymetli olan şey, sadece dinleyen tarafta kalmamak;
iletişimci perspektifiyle bazı noktalara temas edebilmekti.
Özellikle “ekosistem ve iletişim” masasındaki arkadaşlarımızla birlikte,
İTÜ’nün iç ve dış paydaşlarıyla iletişim ve ilişkilerine yönelik öneri ve
projeler geliştirmeye çalıştık.
Geleceği tasarlamak hedef yazmakla bitmez. Hedefin arkasına ölçüm, sorumluluk,
izleme-değerlendirme ve kurumsal anlatı dili koymak gerekiyor.
İletişim ve ilişki ağı ile zenginlik ve gücü, güçlü bağlarla kurgulamak,
yaygınlaştırmak ve kenetlemek gerekiyor.
Bir kurumun yaptığı işi iyi yapması kadar, iyi yaptığını doğru
gösterebilmesi de önemli. Çünkü uluslararası rekabet dediğimiz şey, bazen “en
iyi olan” ile “en iyi görünen” arasındaki farkta şekilleniyor. Burada
“görünürlük” derken süslü reklamı kastetmiyorum; anlaşılır, düzenli, güncel ve
güven veren bir “kurumsal vitrin”i kast ediyorum.
Bu konuda İTÜ’nün zaten çok güçlü bir altyapısı var. Mesele, o altyapıyı tek
bir hikâyeye bağlayıp dünyaya daha rafine bir dille anlatmak.
Yaklaşık 10 yıl kadar önce yazdığım bir yazıda, kendime bir yaşam düsturu
edindiğimi söylemiştim: “Bundan sonra yalnızca
iyiyi alkışla ve örnek göster.”
İTÜ, birçok bakımdan alkışlanması ve örnek gösterilmesi gereken bir kurum. Daha da önemlisi, “ilk 100” hedefini bir cümle olarak değil, bir yol haritası olarak kurmaya niyetli.
Bu süreçte bana duyduğu güven ve bu deneyime beni ortak ettiği için Prof. Dr. Hasan Mandal hocama teşekkür ederim. Arama Konferansı yönetimindeki ustalığı ve öğrettikleri için Prof. Dr. Oğuz Babüroğlu’na teşekkür ederim. Üç gün boyunca tanıştığım hocalarıma, öğrencilere, mezunlara, yeni arkadaşlarıma; paylaşım ve dostlukları için teşekkür ederim. Ev sahipliği yapan, bu sürece emek veren herkese şükran borçluyum.
Yazıyı kişisel mottomla bitirmek istiyorum; çünkü bu üç günde onun kurumsal
hedefle daha çok örtüştüğünü hissettim: Bilimle yol aç, eğitimle el ver, rehberlikle
iz bırak…
İTÜ’nün pusulası da tam olarak bunu söylüyor: Yol açmak, el vermek ve iz
bırakmak…
Hem ülkeye hem dünyaya.
Prof. Dr. Erkan Yüksel
***
Bu yazı 30.12.2025 tarihinde ayrıca şurada yayınlanmıştır:
https://www.akademikakil.com/ortak-akildan-yol-haritasina-itunun-hedefi-dunyada-ilk-100-arasina-girmek/erkanyuksel/