Bu yazıda, önce kendimizi tanımanın, sonra başkalarını anlamanın önemini ve iletişim tarzlarımızın ilişkilerimize etkisini ele alıyorum.
Bazen birini görür ve ilk birkaç dakikada yakınlık kurarız. Onu anlamak ve onunla anlaşmak için fazla çabalamaya ihtiyaç duymayız. Bazen de tam tersi olur. Daha ortada hiç bir şey yokken bir huzursuzluk çöker; sesinden, sözünden, üslubundan hatta sessizliğinden bile rahatsız oluruz. Sonra küçük meseleler bile büyük sorunlara dönüşür; biz de söylenip dururuz: Niye bir türlü anlaşamıyoruz?
Yıllardır iletişim üzerine düşünüyorum. Derslerde, seminerlerde, günlük hayatta, aile içinde, kurumlarda, yöneticilerle, öğrencilerle, eşlerle, dostlarla yapılan sohbetlerde aynı manzaraya defalarca şahit oldum. İnsanların önemli bir kısmı aslında kötü niyet yüzünden değil, birbirini yeterince “okuyamadığı” için zorlanıyor diyebilirim.
Ama sorunun en can alıcı noktasının çok da uzakta olmadığını söyleyebilirim.
KENDİNİ OKUMADAN, BAŞKASI NASIL OKUNUR?
Yunus Emre der ki: “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir.”
Bu sözü sadece bilgiye değil, iletişime de dair çok güçlü bir hatırlatma olarak görüyorum. Kendini bilmeyen, başkasını da tam bilemez. Kendi duygularını, düşüncelerini, davranışlarını, ihtiyaçlarını ve beklentilerini fark etmeyen, başkasınınkini nasıl fark etsin?
Çoğu zaman sorun karakter değil, tarz farkıdır.
Kimi insan hızlı düşünür, hızlı konuşur, hızlı karar verir.
Kimi insan biraz bekler, tartar, gözler, sonra adım atar.
Kimi insan daha çok sonuca odaklanır.
Kimi insan ilişkiyi, duyguyu ve uyumu daha çok önemser.
Kimi insan açık ve doğrudan bir iletişimi tercih eder.
Kimisi daha temkinli, daha kontrollü, daha yumuşak ilerler.
Hayatın içinde insanlarla yüz yüze baktığımızda, her kitabın ayrı bir hikâyesi yokmuş gibi davranıyoruz bazen. Oysa herkesi yalnızca “insan”, her kitabı yalnızca “kapak” olarak görürsek yanılırız.
Bir atasözü vardır: “Kişi kendini bilmek gibi irfan olmaz.”
Bence iletişimin özü de biraz burada. Çünkü kendini bilen insan, başkasına daha az haksızlık eder. Her susanı kibirli, her hızlıyı kaba, her ayrıntıcıyı zor, her duygusal olanı zayıf sanmaz. Önce kendi gözlüğünü fark eder. Sonra başkasına daha dikkatli bakar. Kitabın kapağını değil, içeriğindeki hikâyeyi görmeye çalışır. Zarfı değil, mazrufu anlamaya yönelir.
İLETİŞİM VE DAVRANIŞ TARZLARI TESTİ
Kişisel blogumda yer alan iletişim ve davranış tarzları testi de tam bu ihtiyaçtan doğdu diyebilirim. İnsanları kesin kalıplara sokmak için değil; onlara kendileriyle ilgili bir ayna tutabilmek için…
“Sen busun” demek için değil; “Senin baskın eğilimlerin bunlar olabilir, belki bu yüzden bazı ilişkilerde daha rahat, bazılarında daha çok zorlanıyorsun” diyebilmek için…
Testin çıkış noktası şu: Hepimiz insanlarla aynı şekilde konuşmuyor, aynı hızda karar vermiyor, aynı şeylerden etkilenmiyoruz. Kimimiz göreve ve sonuca daha yakınız, kimimiz ilişkiye ve insani etkileşime… Kimimiz daha doğrudan ve görünürüz, kimimiz daha sakin ve temkinliyiz…
Test de tam bu farklılıkları görünür kılmaya çalışıyor.
'YER DAMAR DAMAR; İNSAN TÜRLÜ TÜRLÜ'
Bu çerçevede öne çıkan temel eğilimlerden biri Yönlendirici / Aslan profili. Bu profile yakın olanlar genellikle hızlı düşünür, çabuk karar verir, net konuşur, işi sonuçlandırmak ister. Güçlü yanları kararlılıklarıdır; ama bazen sert, aceleci ya da baskın görünebilirler.
Bir diğer profil Analitik / Baykuş. Bunlar düşünerek ilerlemeyi, ayrıntıyı, ölçüp tartmayı, net bilgiye dayanmayı önemser. Güçlü yanları dikkat ve derinliktir; ama bazen fazla mesafeli, yavaş ya da zor beğenen biri gibi algılanabilirler.
Dışadönük / Tavus Kuşu, daha görünür, canlı, hareketli ve etkileyici iletişimi temsil eder. Bu profile yakın kişiler konuşmayı, etkileşimi, ilgi görmeyi ve iz bırakmayı sever. Güçlü yanları enerjileri ve motivasyonlarıdır; ama bazen dağınık ya da sabırsız bulunabilirler.
Sevecen / Güvercin ise ilişkiyi, uyumu, huzuru ve yumuşak iletişimi önceleyen yapıyı anlatır. Bu profile yakın kişiler kırmadan konuşmaya, denge kurmaya, güven vermeye çalışır. Güçlü yanları sıcaklıkları ve anlayışlarıdır; ama bazen fazla geri planda kalan ya da karar vermekte zorlanan biri gibi görülebilirler.
Bir de tek bir profile sıkışmayan, farklı durumlarda farklı yönlerini kullanabilen Çok Yönlü / Prizma eğiliminden söz edebiliriz. Bu da bize insanın tek renkten oluşmadığını, içinde farklı tonlar taşıyabildiğini hatırlatır.
Bence testin en kıymetli taraflarından biri de burada başlıyor. Çünkü sonuçlar sadece bir profil adı vermiyor. İnsana kendi baskın eğilimini, diğer yönlerini, güçlü taraflarını ve iletişimde zorlanabileceği alanları düşünme fırsatı veriyor.
Bazen insan şu cümleleri fark ediyor:
Ben net olayım derken sertleşiyorum.
Ben uyumlu görünmeye çalışırken aslında kendimi geri çekiyorum.
Ben hızlı çözüm isterken karşımdakinin anlaşılma ihtiyacını ıskalıyorum.
Ben ayrıntı verirken aslında güven arıyorum; ama karşı taraf bunu uzatma gibi okuyabiliyor.
Bu cümleler küçüktür ama etkisi büyüktür. Çünkü insan önce kendini okumaya başladığında, başkalarını da daha doğru okumaya başlar.
Bu test benim için bir “tanı koyma” aracı değil, bir “fark etme” aracıdır. İnsan ruhu birkaç kutuya sığmaz. Hiçbir test bir insanın tamamını anlatamaz. Ama insanın kendine dair bazı baskın eğilimlerini görmesi de az şey değildir. Bazen bir aynaya bakmak, uzun bir tartışmadan daha öğretici olabilir.
EVDE, İŞTE, OKULDA, HER YERDE…
Örneğin evde eşlerden biri konuşarak rahatlıyor, diğeri susarak. Biri hemen çözüm istiyor, öteki önce anlaşılmak. Biri doğrudan konuşuyor, diğeri bunun tonundan inciniyor. Sonra biri “beni duymuyor” diyor, öteki “beni sıkıştırıyor” diye düşünüyor. Oysa belki de orada sevgisizlik değil, iletişim tarzı farkı var.
İş hayatında da aynı durum karşımıza çıkıyor. Bir yönetici kısa, net ve sonuç odaklı cümlelerle ilerlemek istiyor. Karşısındaki çalışan ise arka planı, riski, ayrıntıyı, süreci anlatma ihtiyacı duyuyor. Biri ötekini “gereksiz ayrıntıcı”, diğeri berikini “yüzeysel ve aceleci” buluyor. Sonra bir bakıyorsunuz, işten çok insanlar birbirini tüketmeye başlamış.
Oysa bazen çözüm, insanları değiştirmeye çalışmakta değil; onları biraz daha doğru okumakta saklı.
Ne güzel demişler: “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.”
Doğrudur. Ama ben buna bir şey daha eklemek isterim: Her insan aynı dilden etkilenmez. Kimisi netlik ister, kimisi sıcaklık. Kimisi hız ister, kimisi güven. Kimisi görünür ilgi ister, kimisi sakin ve saygılı bir mesafe… Dolayısıyla iletişim sadece güzel konuşmak değil, karşımızdakinin hangi dilden daha kolay anladığını fark edebilmektir.
İnsanı okumak biraz da budur zaten.
Ama tekrar söyleyeyim: Başkasını okumak, onu yargılamak değildir. Onu bir etikete hapsetmek hiç değildir. İnsanı anlamak, onun davranışına bakıp hüküm vermek değil; davranışının ardındaki eğilimi, ihtiyacı, ritmi ve ilişki tarzını fark etmeye çalışmaktır.
Benim davranış tarzları testinden muradım tam olarak budur.
İnsan bazen kendini sandığı kadar iyi tanımıyor. Hatta çoğu zaman kendini, olmak istediği kişi gibi görüyor; ilişkilerde nasıl göründüğünü ise fark etmiyor. Oysa kendimizi biraz dürüstçe okuyabilirsek, başkalarına da daha insaflı yaklaşabiliriz. Çünkü o zaman her farklılığı tehdit gibi görmeyiz. Her çatışmayı kişilik savaşı sanmayız. Her sessizliği umursamazlık, her doğrudanlığı kabalık, her ayrıntıyı zorluk, her duyguyu zayıflık diye okumayız.
Belki de ilişkilerde en çok ihtiyaç duyduğumuz şey budur:
Birbirimizi hemen yargılamadan önce biraz daha dikkatli okumak…
İNSANLARI OKUMAK MÜMKÜN MÜ?
Daha iyi iletişim ve daha iyi ilişkiler için insanları okumak mümkün mü?
Evet, mümkündür.
Ama bu okuma, başkasından başlamaz. Önce kendimizden başlar.
Kendi sesimizi, kendi acelemizi, kendi kırılganlığımızı, kendi öfkemizi, kendi suskunluğumuzu, kendi ilişki kurma biçimimizi fark etmeden başkasını doğru okuyamayız. Kendimizi biraz daha iyi anlarsak, başkalarına da biraz daha doğru yaklaşabiliriz.
Belki o zaman iletişim sadece söz söyleme işi olmaktan çıkar; anlama sanatına dönüşür.
Ben uzun zamandır şuna inanıyorum: İnsan ilişkilerindeki birçok düğüm, büyük sorunlardan değil, küçük yanlış okumalardan doğuyor. Bu yüzden daha iyi iletişim ve daha iyi ilişkiler için önce kendimizi, sonra başkalarını okumayı öğrenmemiz gerekiyor.
Yunus Emre’nin dediği gibi, ilim biraz da kendini bilmektir. Kendini bilen insan, başkasını daha az yaralar; daha dikkatli dinler; daha doğru konuşur. Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, birbirimizi değiştirmeye çalışmadan önce biraz daha doğru anlamaya çalışmaktır.
Ne dersiniz?
İsterseniz teste bir göz atın, gerisini ondan sonra konuşalım: https://www.erkanyuksel.org/2026/03/davrans-tarzlar-testi-kendinizi-ve.html
Prof. Dr. Erkan YÜKSEL