Çocukça Tepkileri Bırakıp Nasıl Olgunlaşırız?

Fıkrayı bilirsiniz; ama ben bugünlük biraz değiştireyim.

Efendim… bunu Nasreddin Hoca’ya “yakıştırmak” için değil; bugün ekranlarda sık gördüğümüz o çocuk modunu daha görünür kılmak için yapıyorum.

Tarlada çalışırken davul sesini duyan Nasreddin Hoca, düğün evine gider ama kimse ona “buyur” etmez.
Bunun üzerine Hoca öfkelenir, etrafına bağırıp çağırmaya başlar: “Siz benim kim olduğumu bilmiyor musunuz?” diye haykırır.
Etraftan biri “Ayıp oluyor ama Hocam…” diyecek olur; o da ağzının payını alır.
Düğünün keyfi kaçar. Hoca küser ve söylene söylene evine gider.

Tabii, fıkranın aslı böyle değil; ama bu hâli de sanıyorum bize hiç yabancı gelmez.
Çünkü televizyon ekranlarında, sosyal medyada, hatta bazen evimizin içinde bile benzer sahnelerle karşılaşırız.
Şöyle bir düşünün: Bazen bir yetişkinin, birkaç saniye içinde nasıl “çocuklaşıverdiğine” siz de şaşırmıyor musunuz?

Bu haftaki yazımda, geçen hafta kaldığımız yerden devam edeceğim.
Geçen hafta, yetişkinlerin nasıl ve neden bir çocuk gibi davranabildiklerini konu almıştık.
Bu yazıda ise, bu durumun farkına varmak ve ‘yetişkin kalabilmenin’ yollarından söz etmek istiyorum.

Fıkrada da anlatmaya çalıştığım gibi; insanlar görülmek ister, değerli hissetmek ister, önemsenmek ister, sözünün dinlenmesini ister.
Ama bu ihtiyaçlar karşılanmadığında, içlerindeki çocuk bir anda direksiyonu ele geçiriverir.
Ses yükselir; gurur kabarır; kontrol bozulur… Ya kavga eder ya küser, gider.

Olgunluk”, bir anlamda ihtiyaçlarımızı çocuk diliyle değil; yetişkin diliyle söyleyebilmektir.
Hepimiz insanız; hepimizin ihtiyaçları var ve bu ihtiyaçlarımızın karşılanmadığı pek çok durum olur.
Ama aynı durum karşısında hepimiz aynı tepkiyi vermeyiz. Çoğumuz zaman zaman tetikleniriz; saniyeler içinde içimizde bir şeyler hareketlenir.

Transaksiyonel analiz (Eric Berne) bize şunu söyler: Mecazi olarak ifade edersek, içimizde direksiyona talip olan üç “benlik hâli” vardır: ebeveyn benlik hâli, çocuk benlik hâli ve yetişkin benlik hâli.
Tetiklendiğimiz anlarda direksiyonu çocuk benlik hâline kaptırdığımızda, bir anda ve çoğu zaman farkına bile varmadan “çocukça” tepkiler veririz.

Olgunlaşmak; böyle anlarda duygularımızı bastırmadan ama onlara teslim de olmadan, direksiyonu geri alabilmektir.
İçimizde uyanan duygunun ne olduğunu fark ettiğimizde, asıl ihtiyacımızın ne olduğunu görebildiğimizde, sınırlarımızı doğru yerden çizebildiğimizde; konuşabilen bir yetişkin olabilmek için gereken yetkinliklere de sahip oluruz.

Tetiklendiğimiz anlarda şu dört adımı uygulamak, bizi yetişkinliğe geri döndürebilir.
Biraz sade, biraz pratik… Hani bazı cümleler vardır ya, insanın cebinde dursun istersiniz; işte öyle.

Bizi tetikleyen durumlar karşısında çocuk benlik hâlimiz tepkisel ve dürtüsel davranmak ister.
Savaşmayı, kaçmayı ya da donup kalmayı seçebilir.
Bu yüzden olgunluk bazen tek bir kelimeyle başlar: Dur.

Herhangi bir durumda hemen tepki göstermemek, yetişkinliğin ilk adımıdır.
Uyarladığım Nasreddin Hoca fıkrasında, kimsenin kendisini ciddiye almadığını gören Hoca “değersizlik” duygusuyla tetiklenmiş; hesabı bağırarak sormayı, kavga etmeyi, sonra da küsüp gitmeyi seçmiştir.

Oysa fıkranın orijinalinde Hoca, gördüğü durum karşısında kimseye bağırıp çağırmadan evine döner, üstünü değiştirir ve tekrar düğün evine gider.
Yani ilk tepkisini büyütmek yerine, durumu sakince okur ve “mesele kişi mi, kürk mü?” sorusunu zekice ortaya koyar.

Burada önemli bir ayrım var:
Olgunluk, pasiflik ya da hiçbir şey yapmamak değildir.
Olgunluk; duygu, düşünce ve davranışlarını, dolayısıyla kendini yönetebilme ustalığıdır.

Duygular… Kelime dağarcığımızın belki de en sınırlı kaldığı alanlardan biridir.
Kendi duygularımızın farkına varmak ve onları adlandırmakta çoğu zaman zorlanırız; hatta bazen duygularımızın farkında bile olmayız.

Belki de onları ifade etmenin hoş karşılanmadığı, kimi zaman küçümsendiği bir kültürel iklimde büyüdük.
Oysa hissettiğimiz duyguyu adlandırmak bizi küçültmez; aksine bir insan olarak duygularımızı ve kendimizi daha iyi anlamamızı sağlar.
Duygu belirsizse büyür; tanımlanırsa sakinleşir.

Bunun en pratik yolu kendimize şu soruyu sormaktır:
“Şu anda ben ne hissediyorum?”

Örneğin birkaç kelimeyle hissettiğimiz şeyin adını koyabiliriz:
“Kırıldım… kızdım… kaygılandım… korktum… şaşırdım… utandım… üzüldüm… tiksindim…”

Nasreddin Hoca kendi kendine şöyle diyebilseydi, belki de tartışma daha baştan sönümlenirdi:
“Şu an kırıldım. İlgi görmediğimi düşündüm. Bu bende değersizlik hissi uyandırdı.”

Çünkü biz insan olarak önce kendimizi anlarız; sonra başkasını anlamaya daha yakın oluruz.
Kendi hissettiğimiz şeyin adını koyamazsak, başkalarının ne hissettiğini nasıl anlarız?
Düğüne eğlenmek için gelen insanların keyfini, neşesini, mutluluğunu neden kaçıralım… değil mi?

Birçok tartışmanın altında aslında bir ihtiyaç vardır; ama biz o ihtiyacı doğrudan fark etmeyiz ya da dile getiremeyiz.
Onun yerine suçlarız, ima ederiz, sitem ederiz, kontrol etmeye çalışırız.

Oysa olgunluk, ihtiyaçlarımızı yetişkin diliyle ifade edebilmeyi gerektirir.
Önce kendimize şunu sorabiliriz:
“Şu anda benim asıl ihtiyacım olan şey ne?”

Örneğin Nasreddin Hoca’nın ihtiyacı belki de şunlardı:
“Görülmeye ihtiyacım var.”
“Saygı görmek istiyorum.”
“Anlaşılmak istiyorum.”
“Değerli hissetmek istiyorum.”

İhtiyacını tanımlayabilen kişi, ne istediğini de daha net görür.
İçten içe hınç, dıştan alay, patlama ya da saklanma gibi tepkiler vermek yerine; duygu ve ihtiyacını cümlelere dönüştürebilir.

Örneğin Hoca şöyle diyebilirdi:
“Kimse buyur etmeyince kırıldım. Kendimi değersiz hissettim. Sözümün ve varlığımın dikkate alınmasına ihtiyacım var.”

Bazı anlayışlarda “ihtiyaç” kelimesi zayıflık gibi okunur.
Oysa ihtiyaçlarımızın olması, insan olmamızın doğal sonucudur.
Bir arada yaşamamızın temel nedeni de dayanışma içinde daha iyi bir hayat kurabilme ihtimalidir.

Kimseye minnet etmemek adına kimseye ihtiyaç söylememek; çoğu zaman bağlarımızı zayıflatır. Bu da bize, reddedilmekten ya da karşılık görememekten çekindiğimizi düşündürebilir.
İhtiyaç söylemek zayıflık değil; aslında olgunluktur.

Bizim toplumumuzda en çok gözlemlediğim meselelerden biri, sınır ve sorumluluk çizgilerinin zaman zaman birbirine karışmasıdır.
Kimin nerede başlayıp nerede bittiği, kimin hangi sorumluluğu taşıdığı netleşmediğinde; ilişkiler de kolayca gerilir.

Sınır, ilişkilere duvar örmek değildir.
Sınır, daha çok ilişkiyi korumak için bir çerçeve çizmektir.

Çocuk modumuz duvar örer:
“Ben gidiyorum!” “Bir daha asla!” “Bitti!” “Buraya kadarmış!”

Yetişkin modumuz ise sınır çizer; kaçmak yerine yönetir:
“Böyle konuşulursa bu konuşmayı sürdüremem.”
“Ses yükselirse ara vereceğim.”
“Şu an hazır değilim; akşam konuşalım.”
“Bu benim sınırım; bunu kabul etmiyorum.”

Sınır koymak, sertleşmek değildir.
Sınır koymak; hem kendini hem ilişkiyi koruyabilmektir.

ÇOCUKÇA CÜMLEDEN OLGUN CÜMLEYE

Çocukça tepki çoğu zaman kurduğumuz cümleyle başlar.
Cümle değişince, ilişki de değişir.

  • “Beni hiç anlamıyorsun.” → “Anlaşılmadığımı hissediyorum; beni 5 dakika dinler misin?”
  • “Ben böyleyim!” → “Değişmek zor geliyor ama denemek istiyorum.”
  • “El âlem ne der?” → “Önce kendi değerime bakacağım; başkalarının onayıyla yaşayamayacağım.”
  • “Kimseye güven olmuyor.” → “Güvenmek zor geliyor; bunu birlikte konuşup netleştirelim.”
  • “Benim de canım var!” → “Sınır koyamadım; bundan sonra bunu şöyle yapacağım…”
  • “Sen hep böylesin!” → “Bu davranış beni çok zorluyor; bunu birlikte nasıl değiştirebiliriz?”
  • “Madem öyle, ben de…” → “Şu an kızgınım; sakinleşip konuşmak istiyorum.”

Bu küçük çeviriler, bir anda “çocuk modundan” tekrar “yetişkin moduna” dönüşün anahtarlarıdır.

“Olgun insan kimdir; ne yapar, ne yapmaz?” sorusunu geçen dönem ara sınavda öğrencilerime sormuştum. Bir yazımda da bunu konu almıştım. Burada yeri geldiği için kısaca tekrar edeyim.

Olgun insan duygusuz değildir.
Olgun insan “haksızlığa ses çıkarmaz” da değildir.

Olgun insan şudur:

  • Duygularını bastırmaz; düzenler.
  • Haklı çıkmayı değil, ilişkiyi önemser.
  • İma etmez; ihtiyacını söyler.
  • Sınır çizer ama bağı koparmaz.
  • Eleştiriyi saldırı değil, veri gibi dinlemeye çalışır.
  • “Bu benim duygum” diyerek sorumluluk alır.
  • Gerekirse onarım yapar: “Bunu yanlış söyledim, düzeltiyorum.”

Çocuk modu, işine gelince “Ben böyleyim!” der; “Benim adım Hıdır, elimden gelen budur” diyerek kendini değişimden muaf tutar.
Ama işine gelmeyince başkasından hemen değişmesini ister ve bunu bekler.
İşine gelince “El âlem ne der?” diyerek onayın peşine düşer.
Ama işine gelmeyince “Kimse beni anlamıyor” diyerek kırılır.

Olgunluk ise tutarlılık ister.
Olgunluk bir “karakter etiketi” değil; bir “alışkanlıklar seti”dir.
Ve alışkanlıklar, emekle değişir.

Öyle değil mi ya; “sevgi emektir.”

Bağırıp çağırmak, küsüp gitmek ya da “Ye kürküm ye” demek aslında en kolay olandır.
Çünkü o, suçu dışarıya atar: “Beni kürkümle ağırladılar!”

Olgunluk ise daha zor ama daha saygılı, güvenli ve sağlam bir yol seçer:
“Ben şu an ne hissediyorum, neye ihtiyacım var ve bunu nasıl söylemeliyim?”

Bu yazıyı kimseyi eleştirmek, yargılamak ya da suçlamak için yazmadım.
Bütün çabam; “daha etkili iletişim ve daha iyi ilişkiler” adına, elimden gelebildiğince bir şeyler yapabilmek.
Çünkü şöyle düşünüyorum:

“Bilimle yol aç, eğitimle el ver, rehberlikle iz bırak ve her adımda bireye ve topluma değer kat…”

 

Prof. Dr. Erkan Yüksel


*

02.03.2026 tarihinde şurada da yayınlanmıştır:

https://www.akademikakil.com/cocukca-tepkileri-birakip-nasil-olgunlasiriz/erkanyuksel/









Popüler Yayınlar