Akışta olmak için ne gerekir?

 

Son zamanlarda sıkça duyduğum ama yanlış kullanıldığını da gördüğüm bir kavram üzerinde durmak istiyorum bu yazımda: Akışta olmak ne demektir?

Akışta olmak; en basit anlamıyla, su gibi akmak demektir.

Ama bunun anlamı; “boş ver”, “bırak gitsin”, “incindiği yerden kopsun”, “ne olacaksa olsun” demek değildir.

Çünkü suyun bir hedefi vardır. Gökten düşen yağmur damlasının hayali denize ulaşmaktır. Bunun için önüne çıkan engellere takılıp kalmaz; altından geçer, yanından dolanır, hedefine varmaya çalışır.

Akıştaki insanın da bir hedefi vardır. Buna ulaşmak için önüne çıkan engelleri gücü yettiğince aşmaya çalışır; gücü yetmiyorsa onunla oyalanmaz, asıl hedefinden şaşmaz. Gücünü artırır, becerisini büyütür ve engeli aşabilecek hâle gelir.

Doğu bilgeliği buna “wu-wei” der: Zorlamadan ama vazgeçmeden; gereksiz savaşı bırakıp gerekli adımı atmak…

İLK ŞART: BİR HEDEFE SAHİP OLMAK

İnsan için akışta olmanın ilk şartı; bir hayalin, hedefin, amacın, ulaşmak istenilen bir yerin olmasıdır.

Hedefi olmayan gemi her rüzgârda ayrı bir yöne savrulur; her dalgada başka bir kıyıya saplanır. Hiçbir gemi, güven içinde limanda beklesin diye de inşa edilmez.

Psikolojide "Akış Kuramı" da bunu söyler: Kişi, becerisiyle karşılaştığı zorluk dengelendiğinde, hedefi net olduğunda ve küçük işaretlerle “doğru gidiyorum” duygusunu aldığında akış güçlenir.

Stoacılar ise işi daha da sadeleştirir: Kontrolümde olana emek veririm, olmayanı kabullenirim; akış çoğu zaman bu ayırımı yapabilmektir.


İKİNCİ ŞART: İLERLEMEYE CESARET ETMEK

Ayakta duran insan dengededir ama yürümesi için bu dengesini kaybetmeyi göze alması ve bir adım atması gerekir.

Adım attığında ilerler ve yeniden dengesini bulur.

Sonra tekrar cesaretle ayağını kaldırır ve bir adım daha atar.

Adım atmak cesaret ister, insan adım attıkça ilerler.

Denge, adım attıkça yeniden kurulur.

İnsan da cesaretle yol aldıkça geribildirimler edinir. Bunlar sayesinde dengesini yeniden bulur. Cesaret ettikçe daha fazla ilerler. Hayaline daha fazla yaklaşır.

Modern psikolojide (ACT yaklaşımı) buna “değer pusulası” denir: Duygular dalgalansa da, insan değerleri yönünde yürümeyi seçtiğinde akış yeniden başlar.


ÜÇÜNCÜ ŞART: KARARLILIK VE SABIR

Akışta olmak zümrüd-ü anka kuşunun hikayesine de benzer.

Kaf dağında zümrüd-ü anka’yı bulmak için uçan kuşlar farklı vadilerde tanışdıkları yeni amaçlarla yolculuktan ayrılırlar.

Ancak yoluna devam edenler, kendilerinin aslında birer zümrüd-ü anka kuşuna dönüştüklerini görürler.

Aslında, insanı zümrüd-ü anka yapan şey yolculuğun kendisidir.

Kaf dağında gerçekleşen özel bir sihir yoktur.

Bütün mesele kaf dağına ulaşmak için harcanan emektir.

Sihir; dökülen alın teri, azim, mücadele, kararlılık ve sabırdır.

Bunlar içselleştiğinde, cesaretle ve zümrüd-ü anka’yı zümrüd-ü anka yapan bileşenlerle birleştiğinde, bu arada vazgeçtiklerinin sınavıyla yüzleşip güçlendiğinde dönüşülen şeydir zümrüd-ü anka.

Herkesin zümrüd-ü anka olma şartı da yoktur hayatta.

Ne yolda ayrılanlar daha düşük seviyededir, ne de zümrüd-ü anka olanlar daha yüksek bir mertebede.

Herkes kendi tercihini yaşar sadece.

Kimi kapılır güzelliklere, kimi ulaşır denizlere.

Ve işin özünde, isteğinin şiddeti oranında yaklaşırsın hayallerine.

İşte bütün mesele; düştüğünde yeniden kalkabilmek saygıyla, ilerleyebilmek umutla ve bu arada, yaşadım diyebilmektir doyasıya…


DÖRDÜNCÜ ŞART: DENGEYİ TUTTURMAK

Paulo Coelho’nun Simyacı kitabını okumuşsunuzdur. Orada bir hikaye vardır anlatılan…

Vaktiyle bir adam mutluluğun sırrını ararmış.

Çalmadık kapı bırakmamış.

Sonunda biri demiş ki: “Şu dağın tepesinde bir manastır var. Orada bir bilge yaşar. Git ona sor; bilse bilse o bilir.”

Adam az dememiş, uz dememiş; dere tepe düz gitmiş, manastıra varmış.

Bakmış ki bilge adam çok yoğun.

Zeytin hasadı varmış, herkes meşgul.

Bir ara fırsat bulup sorusunu sormuş.

Bilge adam elindeki kaşığı uzatmış, içine birkaç damla zeytinyağı damlatmış ve demiş ki:

“Bir saat sonra kalenin burcunu görüyor musun? Orada buluşalım. Ama bu kaşığı da oraya getir.”

Bizim adam pür dikkat…

Kaşıktaki yağı dökmeden, sallandırmadan, bütün becerisini kullanarak kalenin burcuna ulaşmış.

Beklemiş; bilge adam gelmiş.

Adam kaşığı uzatmış.

Bilge adam kaşığı almamış.

Sormaya başlamış:

“Saraydan geçerken bahçedeki gülleri gördün mü? Avludaki kuşları? Pencerelerdeki vitrayları? İran işi halıları, Hint işi perdeleri? Şamdanları…?”

Bizim adam sus pus.

“Hiçbirini görmedim,” demiş. “Yağı dökmeden size getirdim.”

“Peki,” demiş bilge adam. “Şimdi yeniden ilk buluştuğumuz yere dönelim. Bu kez söylediklerime dikkat ederek gel.”

Adam tekrar yola koyulmuş.

Bu kez gülmüş, kuşmuş, vitraymış, halıymış, perdeymiş derken… kaşıktaki bütün yağ dökülmüş.

Bilgenin huzuruna vardığında yine boynu bükükmüş.

Bilge adam bir adama bakmış, bir kaşığa…

Ve demiş ki: 

“Mutluluğun sırrı; hem hayatın güzelliklerini görmek, hem de kaşıktaki yağı dökmemektir.”

Belki de hayatın sırrı tam da budur.

Bu dünyanın güzelliklerini fark etmek…

Ve aynı anda sorumluluklarını da iyi taşımak…

Bir dengeyi tutturmak.


SON SÖZ

Akışta olmak yalnızca zevkten zevke atlamak, “nerede akşam orada sabah” demek değildir.

Akışta olmak; önce farkındalık ister. Kendi sınırlarını, sorumluluklarını, değerlerini; yetenek ve becerilerini, yapabileceklerini ve yapamayacaklarını bilmek ister.

Akışta olmak; bildiklerinle yetinmemeyi, bilmediklerini öğrenmeyi, kendini geliştirmeyi ister. Bir amaca tutunmayı, cesaretle adım atmayı, dengeyi korumayı; azim ve kararlılıkla yol almayı, sabırla mücadele etmeyi ve emek vermeyi ister.

Akışta olmak; kendini tanımayı, başkalarını anlamayı; çevreyi, toplumu ve kültürü kavramayı ister. Hayatı ve hayatın getirdiklerini saygıyla karşılamayı, sevgiyle kabul etmeyi ister.

Çünkü akış hız değil, istikamettir; istikameti korurken hayatın güzelliklerini ıskalamamaktır.

Ve akışta olmak, sadece akıp gitmek değildir; gittiğin yere bir iz götürebilmektir.


Prof Dr Erkan YÜKSEL

*

10.02.2026 tarihinde şurada da yayınlanmıştır:

https://www.akademikakil.com/akista-olmak-icin-ne-gerekir/erkanyuksel/