Okula yeni bir müdür geldi.
Tanışma ve veli toplantısında dedi ki:
“Okulun önüne çocuklarını almaya gelen araçlar ikinci sıra park ederek yaya geçişini engellemesinler, trafiği kilitlemesinler. Ben her okul giriş ve çıkışında kontrol edeceğim, yolda olacağım.”
Bir yıl boyunca her gün—kar demeden, kış demeden—sabah, öğlen, akşam dediğini yaptı da.
Yaza doğru okulun hoparlöründen hâlâ şu ses duyuluyordu:
“Trafiğe engel olan araç sahiplerinin araçlarını…”
Neyse, yeni dönem başladı.
Okul müdürü değişti.
Şimdi isteyen istediği şekilde araçlarını park edip çocuklarını okulun kapısından içeriye teslim edebiliyor.
Kimsenin kimseye aldırdığı, umursadığı, kaale aldığı yok.
Herkes kendi rahatına sonunda erdi…
“SÖYLE BAKALIM HAKİM BEY…”
Böyle manzaraları görünce “Kibar Feyzo” filmi gelir aklıma.
Bir ağa gider, öteki gelir.
Feyzo, filmin sonunda sorar: “Söyle bakalım hakim bey, kim suçlu?”
Okul kapasındaki durum tam da bu: Denetim var, düzen var. Denetim yok, düzen de yok…
Peki, kim suçlu?
Cevap çoğu zaman “kişi” değildir; cevabın adı “sistem”dir, “kültür”dür, “iklim”dir.
Kişiler değişir, tabelalar değişir, görevler devredilir… Ama iklim değişmezse, alışkanlıklar aynı yere geri döner. Biz de aynı soruyu tekrar tekrar sorarız: “Biz nerede yaşıyoruz?”
Bu soruyu yıllardır farklı bağlamlarda düşündüren isimlerden biri Doğan Cüceloğlu’dur. “Korku kültürü” dediği şey, tam da bu tür sahnelerde görünür olur: Kuralları ayakta tutan şey, bir kişinin gözü mü; yoksa toplumun iç sesi mi?
VAROLUŞUN BEŞ BOYUTU
Cüceloğlu, toplumu ve bireyi anlatırken temel ihtiyaçlarımızı merkeze alır.
Sonra da şunu sorgulatır: Biz kendimizi ne kadar değerli görüyoruz; içinde bulunduğumuz ortam (zemin, kültür, toplum) kendini ve bizi ne kadar değerli görüyor?
“Varoluşun beş boyutu” dediği temel ihtiyaçlarımızı, kendimize soracağımız beş soruyla özetler:
- Ben dikkate alınıyor muyum? Beni umursuyorlar mı?
- Kabul ediliyor muyum? Olduğum gibi, yargılamadan kabul ediliyor muyum?
- Değerli miyim? Vazgeçilmez ve eşsiz görülüyor muyum?
- Yeterli miyim? Yapabileceğime güveniliyor mu?
- Sevilmeye layık mıyım? Ben olduğum için isteniyor muyum?
Şimdi okul kapısına dönelim.
İkinci sıraya park eden kişi bu beş soruyu bilinçli olarak düşünmüyor olabilir. Ama davranışı, ortama şu mesajı bırakır:
“Benim işim önemli; senin geçişin o kadar da önemli değil.”
Yaya geçişi tıkanınca, engelli çocuğuyla ilerlemeye çalışan anne-baba zorlanınca, çocuklar araçların arasından kıvrılarak yürüyünce… mesele trafik olmaktan çıkar, “değer” meselesine dönüşür.
Bir toplumun gündelik davranışları, aslında sessiz bir “değer bildirimi”dir.
İLETİŞİM ORTAMI VE KÜLTÜRÜ
“İletişim ortamı”, insanların içinde yaşadığı her yerdir: aile, işyeri, okul, hastane, toplantı salonu, mahalle, sosyal medya…
Eğer ortam, bize şu duyguyu veriyorsa; “Burada saygı var, sınır var, hakkaniyet var; ben de değerliyim”, o zaman orada kendimizi huzurlu hissederiz.
Temel ihtiyaçlarımızın bir kısmı karşılanır.
Bu hâle, “saygı kültürü” ya da “değerler kültürü” demek mümkündür.
Ama ortam, bize ve başkalarına sürekli şu mesajı veriyorsa; “Kimse kimseyi takmaz, güçlü olan ezer, kurallar göstermelik, hak aramak boş”, orada “korku kültürü” filizlenir.
Ve korku kültürü egemense insan, insan olma sürecini… evet, zor tamamlar. Çünkü insanı insan yapan şey sadece güç değil; vicdan, iç denetim, empati ve ortak yaşam aklıdır.
ORTAM–BİREY TEMELLİ İLETİŞİM MATRİSİ
Ben de “Kızım Sana Söylüyorum” kitabımda, Cüceloğlu’nun yaklaşımından hareketle “ortam” ve “birey” ekseninde bir iletişim matrisi kurmuştum.
Matrisin ortasında şu beş temel ihtiyacın soruları vardır.
Sonra iki eksen gelir ve bu kesişimden dört farklı iklim çıkar.
- Ortam (+): “Sen varsın, görülüyorsun, değerlisin…”
- Ortam (-): “Sen kaale alınmaya değmezsin…”
- Birey (+): “Ben değerliyim, yeterliyim…”
- Birey (-): “Ben değersizim, yetersizim…”
1) Korku kültürü (Ortam - / Birey -)
Burada ortam, bireye sürekli negatif iletiler verir:
“Sen kaale alınmaya değmezsin, sende bir bozukluk var, sen değersizsin, beceriksizsin, güvenilmezsin, sevilmeye layık değilsin…”
Birey de çoğu zaman bunu zaten içselleştirmiştir.
Asık suratla, bağırarak, hakaret ederek emirlerin verildiği yerde çalışanlar bu dili “normal” sayabilir.
Hatta savunma şuna döner: “Bize insan muamelesi yapılsa şımarırız; işi gevşetiriz. Demek ki böyle olması lazım.”
Korku ortamında güç esastır. Güçlü, güçsüzü korkutur; ezer.
Bu dünya anlayışına “korku kültürü” deriz.
2) Hayal kırıklığı kültürü (Ortam + / Birey -)
Bu gözde ortam insancadır (+), ama birey kendini insanca muameleye layık görmez (-).
Korku ortamına alışmış bazı insanlar, ortam değişince iyi muameleyi “zayıflık” sayabilir.
İyi niyetli, saygılı yaklaşanı “aciz” görür; saygı duymaz; işi aksatmaya, geç gelmeye, kuralları esnetmeye başlar.
Öğretmen–öğrenci, yönetici–çalışan, amir–memur ilişkisinde bunu sık görürüz: İyi niyet suistimal edilir.
Zamanla kalite düşer. Beklediğini bulamayan herkes hayal kırıklığı yaşar.
Sonra kültür kendini şu atasözleriyle tamir etmeye kalkar:
“At sahibine göre kişner.”
“Demek ki ancak sopadan anlıyorlarmış.”
“Deveye diken lazımmış.”
Ve korku kültürü yeniden davet edilir.
3) Öfke kültürü (Ortam - / Birey +)
Üçüncü gözde birey kendisiyle barışıktır (+), ama ortamdan kötü muamele görür (-).
Kişi şöyle düşünür: “Ben bu muameleye layık değilim. Mevkice daha yüksek olmak, hakaret etme hakkı vermez.”
Ortamın yöneticisi ise çoğu zaman bir korkunun içindedir: “Güler yüz gösterirsem otoritem sarsılır.”
Çalışanların tepkisini “saygısızlık” olarak okur; öfkeyle karşılık verir: “Bunlar kendilerini ne sanıyorlar? Benim kim olduğumu biliyorlar mı?”
Bu ortamda temel duygu öfkedir.
Öfke, bir süre sonra iki şeye evrilir: ya açık çatışma ya da küskün sessizlik.
4) Huzur ( saygı / değerler) kültürü (Ortam + / Birey +)
Hem birey hem ortam olumluda buluşur.
Birey olumlu özbenlik bilinci içindedir (+).
Ortam, bireye şu mesajı verir (+): “Sen varsın, doğalsın, değerlisin, güçlü ve güvenilirsin, sevilmeye layıksın.”
Birey bu mesajı içtenlikle kabul eder.
Kendini değerli görür; yöneticisini de kendi gibi değerli görür.
Saygı, yardım, hizmet ve hakkaniyet doğal bir akışa dönüşür.
Bu ortamda en belirgin duygu huzurdur.
Bu dünya anlayışına “değerler kültürü” ya da “saygı kültürü” demek mümkündür.
ASLINDA ZOR OLAN…
Birinci ve dördüncü göz uyumludur; işaretler birbirini tutar.
Ama ikinci ve üçüncü gözler uyumsuzdur; sürtüşme fazladır ve ortamlar streslidir.
Bu iklimler uzun süre böyle kalmaz; genellikle gücü elinde bulunduranın isteği doğrultusunda değişirler.
Burada kritik bir cümle var: Kötüye gitmek kolaydır; iyiye ulaşmak meşakkatlidir.
İyiye ulaşmak zaman ister, plan ister, eğitim ister, insan kaynağına yatırım ister.
OKUL KAPISINA GERİ DÖNÜNCE…
Eski müdür bir yıl boyunca aslında bir kültür oturtmaya çalıştı.
Ama “dış denetimle” sağlanan düzen, içselleşmediği için; sistemleşmediği için; bir rutine, bir refleks hâline gelmediği için müdür gidince düzen de gitti.
Yıllar önce tüm kalite ödüllerini alan Eskişehir Tepebaşı’ndaki başarılı SSK hastanesini hatırlıyorum. Müdürünü ziyaret etmiş, haber yapmıştım. Düzeni gerçekten etkileyiciydi.
Sonra ne oldu?
Müdür gitti; iş bitti.
Demek ki mesele sadece “iyi niyetli bir lider” bulmak değil. Mesele, iyi niyeti “sisteme” çevirmek.
Okul kapısında da, hastanede de, belediyede de, şirkette de…
Kişiye bağlı düzen, kişi gidince dağılır.
Kültür ise kişiden bağımsız işleyen “ortak akıl”dır.
SON SÖZ
Peki kalıcı bir kültürel dönüşüm nasıl sağlanır?
Ben üç küçük “kaldıraç” öneriyorum; basit ama etkili:
1) Sistem kurmak:
Kurallar yazılı olur, uygulanır, geri bildirimle güçlenir. Yaptırım “ceza” diye değil, “ortak yaşamın sınırı” diye anlaşılır. Kural kişiye bağlı olmaktan çıkar.
2) Model olmak:
Çocuklar da, yetişkinler de en çok “söz”den değil, “örnek”ten öğrenir. Okul kapısında bir veli kurala uyduğunda, aslında çocuğuna hayat dersi verir: “Başkası da var.”
3) İç denetimi büyütmek:
“Beni izleyen var mı?” yerine, “Bu doğru mu?” refleksi… Vicdanın sesi… O iç ses, bir toplumun en güçlü trafik polisi gibidir.
Bunu başarmak zor mu?
Zor! Ama imkânsız değil.
Çünkü kültür dediğimiz şey, büyük nutuklarla değil; her gün tekrarlanan küçük davranışlarla kurulur.
Okul kapısında bir adım geri çekilip bir yayaya yol vermek bile…
Bazen bir toplumun “nerede yaşadığını” değil, “nerede yaşamak istediğini” hatırlatır.
Prof. Dr. Erkan Yüksel
|
KISA BİR KARŞILAŞTIRMA TABLOSU Denetim
Odaklı Korku Kültürü
Gelişim
Odaklı Değerler Kültürü
|
03.02.2026 tarihinde şurada da yayınlanmıştır:
https://www.akademikakil.com/denetim-gidince-duzen-neden-gider/erkanyuksel/

