Okullarımızı Şiddetten Nasıl Koruyacağız?

2000’li yılların başlarıydı. Bir gün aracımı servise bakım için vermiştim. Bir hocamız, “Ben seni çarşıya bırakayım” dedi. Hocamızın bir oğlu kreşte, diğeri ilkokulda öğrenciydi. Kampüste uğrayıp onları aldık. Sonra hocamız, “Şu fırından da iki ekmek alayım” diyerek arabayı yol kenarına park etti. Ben ön koltukta, çocuklar arka koltukta yalnız kaldık. Baktım çocuklar kendi aralarında kavga gürültü ediyor, birbirleriyle boğuşuyorlar. Belki konu değişir diye sordum:

“Büyüyünce ne olacaksınız?”

Biraz soluklanır gibi oldular. Büyük olan, “Ben Polat Alemdar olacağım, bu da Memati” dedi. Sonra yeniden boğuşmaya başladılar.

KURTLAR VADİSİ…

O yıllarda Kurtlar Vadisi adeta bir salgın gibi Türkiye’nin gündemindeydi. Hayat duruyor, ekran başına geçiliyordu. Ben o güne kadar diziyi tek bir kez bile izlememiştim. Ama arka koltuktaki iki çocuğun oyununda, ekrandaki dünyanın okul öncesi yaşlara kadar nasıl sızabildiğini görmüştüm.

Bu olay benim de ilgimi çekti. Doktora öğrencim Filiz Bilgin Ülken’e yaşadıklarımı anlattım ve onun tez konusu bu gözlemle şekillendi: Çocukla birlikte televizyon izlemede anne baba aracılığının rolü.

Çocukla birlikte televizyon izleyen ailelerin tutumlarının, çocukların okuldaki oyun davranışlarına nasıl yansıdığı bu tezde çok güzel ele alındı.

Bugün geri dönüp bakınca o çalışma yalnızca televizyonla ilgili değildi; çocukların medyadan, aileden, okuldan ve toplumdan öğrendikleri davranış modelleriyle ilgiliydi.


Şimdi gelelim bugüne…

Yani neredeyse 20 yıl sonrasına...

Son günlerde Türkiye’de okul baskınları, okulda şiddet, öğrencilerin ve öğretmenlerin güvenliği yeniden ülke gündemine oturdu. Şanlıurfa’da bir okulda yaşanan saldırının ardından Kahramanmaraş’ta bir ortaokulda yaşanan acı olay, hepimizin yüreğini dağladı.

Hayatını kaybeden öğrenci ve öğretmenlerimize Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır, yaralılara acil şifalar diliyorum.

Bu tür olaylar karşısında ilk tepkimiz çoğu zaman haklı olarak güvenlik önlemlerini konuşmak oluyor. Okul girişleri, kamera sistemleri, kolluk desteği, rehberlik hizmetleri, riskli öğrencilerin takibi, ailelerin sorumluluğu…

Bunların hepsi elbette önemli. Fakat mesele yalnızca okul kapısındaki güvenlikle açıklanamayacak kadar derin.

Şiddet bir anda ortaya çıkmaz. Çoğu zaman uzun süre birikir, normalleşir, konuşma diline yerleşir, haberlerde sıradanlaşır, dizilerde kahramanlaşır, sosyal medyada gösteriye dönüşür, aile içinde kanıksanır, sokakta güç gösterisi olarak alkışlanır.

Sonra bir gün okulun kapısından içeri girer ve hepimiz “Bu nasıl oldu?” diye sorarız.


İletişim kuramları bize bu noktada önemli ipuçları verir. Gündem belirleme yaklaşımına göre medya yalnızca bize ne düşüneceğimizi söylemez; ne hakkında düşüneceğimizi de belirler. Eğer ekranlar, haberler, diziler ve sosyal medya sürekli şiddeti, silahı, kabadayılığı, intikamı ve güç gösterisini görünür kılıyorsa, toplumun zihinsel gündemi de buna göre şekillenir.

Çerçeveleme kuramı ise bize şunu hatırlatır: Bir olayın nasıl anlatıldığı, olayın kendisi kadar önemlidir. Şiddet faili “gözü kara”, “intikamcı”, “korkusuz”, “hesap soran” gibi örtük hayranlık üreten ifadelerle sunulduğunda, haber bilgilendirme işlevinden çıkar, farkında olmadan rol modeli üretmeye başlar.

Oysa medyanın görevi failin ününü büyütmek değil, mağdurun acısını görünür kılmak ve kamusal sorumluluğu hatırlatmaktır.

Sosyal öğrenme kuramı da burada devreye girer. Çocuklar ve gençler yalnızca kendilerine öğretileni değil, gördüklerini de öğrenirler. Bir davranışın ödüllendirildiğini, ilgi topladığını, güç sağladığını, korku ürettiğini ve görünürlük kazandırdığını gördüklerinde, o davranışı kendi dünyalarında anlamlandırmaya başlarlar.

“Ben de böyle yaparsam fark edilirim” duygusu, özellikle yalnızlaşmış, dışlanmış, öfkeli ya da kırılgan gençler için tehlikeli bir kapıya dönüşebilir.

Yetiştirme kuramı ise uzun vadeli etkiye dikkat çeker. Sürekli şiddet görüntülerine maruz kalan toplumlarda dünya daha tehditkâr, insanlar daha güvensiz, güç ise daha meşru bir çözüm yolu gibi algılanabilir. Bir süre sonra kavga, hakaret, tehdit, silah, intikam ve zorbalık hayatın “normal” parçalarıymış gibi görünmeye başlar.


Elbette bütün sorumluluğu medyaya yüklemek doğru değildir. Şiddetin arkasında aile içi iletişim sorunları, ekonomik adaletsizlikler, psikolojik kırılganlıklar, akran zorbalığı, sosyal dışlanma, dijital kültür, denetimsiz silah erişimi, rehberlik hizmetlerinin yetersizliği ve toplumsal değer erozyonu gibi pek çok etken bulunur.

Bir tohumu yeşerten yalnızca su değildir; hava, toprak, güneş ve bakım gerekir. Aynı şekilde şiddeti de tek bir nedenle açıklayamayız. Ancak ortam zehirliyse, yalnızca bir yaprağı keserek ağacı iyileştiremeyiz.

Burada medyaya düşen sorumluluk büyüktür. Haber verirken saldırganı merkezileştirmemek, yöntem ayrıntılarını tekrarlamamak, görüntüleri dolaşıma sokmamak, mağdurların mahremiyetini korumak, uzman görüşlerine yer vermek, çözüm odaklı haberciliği güçlendirmek gerekir.

Çünkü medya yalnızca ayna değildir; bazen büyüteç, bazen pusula, bazen de yangına tutulan rüzgârdır.

Bu bağlamda ailelere de büyük görev düşer. Çocukların ne izlediğini, ne oynadığını, sosyal medyada kimleri takip ettiğini, hangi dili kullandığını, kime öfkelendiğini, nerede yalnızlaştığını ve hangi duygusunu içine attığını bilmek zorundayız.

Çocukla birlikte izlemek, konuşmak, açıklamak, sınır koymak, örnek olmak ve gerektiğinde profesyonel destek almak artık bir tercih değil, sorumluluktur.

Okullar ise yalnızca ders anlatılan yerler değil; çocukların güven, aidiyet, değer ve anlam duygusu kazandığı yaşam alanlarıdır. Rehberlik servisleri güçlendirilmeli, öğretmenler riskli davranışları erken fark etme konusunda desteklenmeli, akran zorbalığı izlenmeli, okul-aile iletişimi düzenli hale getirilmeli ve çocuklara yalnızca akademik başarı değil, öfke yönetimi, empati, çatışma çözme ve dijital medya okuryazarlığı da öğretilmelidir.

Sonuçta mesele şudur: Çocuklarımızın elinden kalemi alıp yerine öfkeyi, merakı alıp yerine korkuyu, oyunu alıp yerine şiddeti koyan her atmosferi yeniden düşünmek zorundayız.

Bir sepette bir elma çürüdüğünde onu alıp atmak geçici bir çözümdür. Sepeti, ortamı, havayı ve diğer elmaları da gözden geçirmek gerekir. Bugün okullarda yaşanan acılar bize yalnızca güvenlik açığını değil; ailede, medyada, okulda ve toplumda büyüyen iletişim açığını da göstermektedir.


Şiddet, çoğu zaman susulan duyguların, görülmeyen çocukların, yanlış rol modellerin ve ihmal edilen iletişim ortamlarının karanlıkta büyüyen sonucudur. Bugün yapılması gereken yalnızca kapıları kilitlemek değil; çocukların dünyasına daha dikkatle bakmak, medyanın dilini daha sorumlu kurmak, okulları daha güvenli ve daha şefkatli yaşam alanlarına dönüştürmektir.

Akademide yıllardır bu konularda çalışan, yazan, uyaran, araştıran insanların sesine biraz daha kulak vermemiz gerekmez mi?

Bilimle yol açmak, eğitimle el vermek, rehberlikle iz bırakmak ve her adımda bireye ve topluma değer katmak tam da böyle zamanlarda anlam kazanır.


Prof. Dr. Erkan Yüksel


16.04.2026 tarihinde şurada da yayınlanmıştır: