Uzun süredir “neden insanlar böyle davranıyor?” diye düşündüğüm bir konuyu bu yazıda ele almak istedim.
Hem bireysel hayatlarımızda hem de toplumsal ilişkilerimizde, birçok şeyi anlamamıza ve açıklamamıza yardımcı olabilecek önemli bir kavram var: Değersizlik.
Niyetim kimseyi etiketlemek ya da bir şeylere teşhis koymak değil. Yalnızca değersizliğin getirdiklerine ve götürdüklerine bir ayna tutmak istiyorum. Kendimize, başkalarına ve toplumsal hayatımıza bir de bu açıdan bakmanın önemli olabileceğini düşünüyorum.
DEĞERSİZLİĞİ NASIL ANLARIZ?
Şimdi sizden küçük bir ricam var: Belki tanıdığınız birilerini, belki de filmlerde gördüğünüz kimi karakterleri gözünüzün önüne getirin. Onların söz ve davranışlarını, sık görülen şu üç başa çıkma eğilimi, stili ya da stratejisi üzerinden değerlendirmeye çalışın.
1.Üste çıkarak gizleme (üstünlük kalkanı)
Bu stratejiyi uygulayan kişi, içindeki değersizliği, yetersizliği, eksikliği çoğu zaman haklılıkla örter.
Sürekli eleştirir.
Karşısındakini küçümseyerek rahatlar. Bazen bunu iğneleme ya da aşağılamaya kadar vardırabilir.
Hep kendini temize çıkarır; kusur onda değil, başkalarındadır.
Paraya, unvana, statüye fazlasıyla önem verir.
Görünürde “özgüvenli” gibi görünen bu kişinin içinde, başka kimsenin duymadığı şöyle bir ses yankılanır:
“Aslında kendimi yeterli hissetmiyorum; o yüzden üstün durmalıyım.”
2.Pazarlayarak gizleme (onay kalkanı)
Bazıları değersizliği beğenilme ve onayla kapatmaya çalışır.
Kendini anlatır, savunur, adeta “vitrine” çıkarır.
Kendini başkalarına beğendirmeye, sevdirmeye uğraşır.
Takdir toplamak için çabalar.
Güçlü görünmeye çalışır; çoğu zaman kendini 'kanıtlamak' ister.
Öte yandan çabuk ve sık öfkelenebilir; çünkü öfke bazı kişilerde “zayıflığı göstermeme” çabasına dönüşür.
İnsanları aşağılar, suçu başkalarına yükler.
“Ben” yerine “biz” deyip sorumluluğu dağıttığı da olur.
Onun içinde yankılanan cümle ise şudur:
“Ben olduğum hâlimle yetmiyorum; değerimi dışarıdan toplamam lazım.”
3.Geri çekilerek gizleme (görünmezlik kalkanı)
Bir de değersizliği “susarak”, “gizlenerek” taşıyanlar vardır.
Başkalarını kırmaktan korkar, çabuk kırılır.
İyi ve dürüst bilinmek için fazlaca çabalar.
“Hayır” diyemez.
Eleştiriden çekinir.
“Beni anlasınlar” diye uğraşır.
Takdir edilince utanır, geri çekilir, uzaklaşır.
Kalabalığın içinde bile yalnız hisseder.
Onun içinde de çoğu zaman şu cümle yankılanır:
“Görünür olursam incinirim; en güvenlisi geri çekilmek.”
Bu söz ya da davranışları hatırladınız mı?
Bazen bu üç strateji birbirine karışır. Bazen önce ilki denenir; olmazsa ikincisi… O da işe yaramazsa üçüncü strateji devreye girer.
Ama mesele bunların bir-iki kez yapılmış olması değildir. Asıl mesele, ne kadar sık tekrarlandığıdır.
Hangi strateji izlenirse izlensin, çoğu zaman ortak nokta şudur:
Kişi değer duygusunu kendi içinde bulmakta zorlandığı için dışarıdan toplamaya çalışıyordur.
DEĞERSİZLİĞİN KÖKENİNDE NE VAR?
Bülent Uran, En Derin Hipnozumuz: Değersizlik İnancı kitabında, değersizliğin insan davranışlarının arkasında çok güçlü bir itici güç olabildiğini anlatır.
Kitabın en temel iddiası özetle şudur:“Değersizlik bazen ‘fazla’ davranışlarımızı (hırs, gösteriş, üstünlük) bazen de ‘eksik’ davranışlarımızı (çekilme, susma, kaçınma) besleyen derin bir inanç katmanı olabilir.”
Değersizlik inancının özünde çoğu zaman utanç, yetersizlik ve yalnızlık duyguları vardır.
Bu üçü birleştiğinde iç ses sertleşir.
İnsanın içindeki kendini değerlendirme terazisi bozulur.
Başarılar küçük, hatalar büyük görünmeye başlar.
Sevmek riskli gelebilir; yakınlık bazı kişilerde tehdit edici gibi görünebilir.
İnsan incinmemek için geri çekilir.
Ama geri çekildikçe görülmez olur.
Görülmedikçe değersizlik artar.
Ve döngü tamamlanır: İncinmemek için seçilen yol, insanı yavaş yavaş inciten bir hayata dönüşebilir.
Bu yüzden değersizlik bir anda “patlayan” bir şey değil; daha çok sinsi bir alışkanlık gibi büyüyebilir.
Örneğin bir gün birisi sizden bir şey ister.
Siz yorgunsunuzdur, vaktiniz yoktur, içiniz “hayır” demek ister.
Ama ağzınızdan “tabii, hallederim” çıkar.
Gece yatağa yatınca o cümle geri gelir: “Niye yine kabul ettim?”
Liste büyür, içte öfke birikir.
Öfke birikince bu kez kendinize kızarsınız.
İşin en acısı şudur: İnsan “iyi biri olmak” isterken, bazen kendine haksızlık yapar.
DEĞERSİZLİK MASKELERİ
Bir başka özellik de şudur: Değersizlik maske takar.
Üstelik en tehlikeli maskeler, çoğu zaman “toplumun alkışladığı” maskelerdir; çünkü bazı kişiler bunları takınca hem “iyi/başarılı” görünür, hem de içindeki kırılganlığı saklayabildiğini zanneder:
• Mükemmeliyetçilik: “Hata yaparsam değerim düşer” korkusuyla hareket edebilir.
• Aşırı çalışkanlık: “Değerimi emekle kanıtlamalıyım” duygusuyla kendini tüketmeye başlayabilir.
• Aşırı uyum: “Hayır dersem sevilmem” kaygısıyla sınırlarını zayıflatabilir.
• Görünmezlik: “Görünür olursam eleştirilirim; eleştirilirsem çökerim” düşüncesiyle geri çekilmeyi seçebilir.
Yani değersizlik tek bir davranışla değil; farklı 'gizleme stratejileri' ile kendini gösterir.
Bu noktada şunu da belirtmek gerekir ki, bu davranışlar çoğu zaman değersizlikle ilişkili olabilir; ancak altında yatan daha başka motivasyonlar da olabilir. Hepsinin altında her durumda değersizlik var demek, doğru değildir.
MASALLAR VE YERLİ FİLMLER BİZE NE SÖYLER?
Masallar bazen abartılı görünür. Ama tam da bu abartı, içimizdeki küçük gerçeği daha görünür kılar.
Çıplak Kral masalındaki kralı düşünün: Gerçeği duymamak için etrafına bir 'itibar zırhı' örer; kimsenin “yanlış” demesine izin vermez. Bu, çoğu zaman 'üstünlük kalkanı'na çok benzer.
Pamuk Prenses’teki üvey anne, kıskançlık ve kontrol üzerinden değer kurmaya çalışır; değer duygusu içeriden değil, dışarıdaki 'üstünlük hissi' üzerinden kurulmaya çalışılır.
Çirkin Ördek Yavrusu ise ters uçtadır; görünmezliğe çekilir, “ben zaten bu topluluğa ait değilim” duygusuyla susar. Bu da 'görünmezlik kalkanı'nın masaldaki en tanıdık hâlidir.
Yerli sinemada da bu stratejileri, elbette “etiketlemek” için değil, anlamak için farkedebiliriz.
Muhsin Bey’de bazı sahnelerde ‘saygınlık’ ve ‘itibar’ üzerinden kurulan mesafeyi hatırlayın: Eleştiri, kontrol ve “ben bilirim” tonu bazen 'üstünlük kalkanı'na dönüşebilir.
Vizontele’de örneğin, aynasını elinden düşürmeyen Sezgin’in iyi niyetle susup geri çekildiği, “kimseyi kırmayayım” derken kendini görünmezleştirdiği anlar vardır; bu hâl 'görünmezlik kalkanı'nı çok tanıdık kılar.
Kemal Sunal’ın bazı filmlerindeki Şaban tiplemesi ise çoğu kez “kabul göreyim, sevileyim” çizgisine yaslanır; bazen komiklikle, bazen uyumla, bazen rol keserek değer toplamaya çalışır. Bu da 'onay kalkanı'nın sinemadaki daha sıcak, daha insani bir yansımasıdır.
Bu örneklerin hiçbiri “şu karakter böyledir” demek için değil. Şunu görmek için:
Değersizlik tek bir davranış değil; hikâyeden hikâyeye değişse de benzer zırhlar takan bir korunma biçimidir.
DEĞERSİZLİĞİN TOPLUMSAL BOYUTU
Bireyde gördüğümüz şey, toplumda kültüre dönüşür.
Bir kişinin değersizlik dili, zamanla toplumda bir “değer sistemi” gibi görünmeye başlayabilir.
Değersizlik duygusunun ve kıyasın yaygınlaştığı toplumlarda üç şey artma eğilimi gösterebilir::
1.Görünürlük yarışı artar, sahicilik azalır.
İmaj gerçeğin önüne geçer.
Paylaşım artar, derinlik azalır.
Gürültü yükselir, anlam düşer.
2.İlişkilerde incelik azalır, güç oyunları çoğalır.
Küçümseme, iğneleme, pasif-agresif dil yaygınlaşır.
Haklı çıkmak anlaşılmaktan daha değerli hâle gelir.
Güven yerine kontrol büyür.
3.Kurumlarda sessizlik kültürü yerleşir.
Fikir söylemek riskli görünür.
Hata “öğrenme” değil, “itibar kaybı” sayılır.
Eleştiri gelişim aracı olmaktan çıkar, kişilik saldırısına dönüşür.
DEĞERSİZLİK NEDEN OLUR?
Değersizlik çoğu zaman doğuştan gelen bir “kusur” değil; yaşantılarla öğrenilen bir inançtır. Çocuklukta yeterince görülmemek, sürekli eleştirilmek, kıyaslanmak, sevginin başarıya ya da uyuma bağlanması gibi deneyimler “Değerim koşullu” fikrini besleyebilir.
Zamanla bu inanç, utanç–yetersizlik–yalnızlık duygularıyla güçlenir; kişi kendini korumak için ya üste çıkar, ya onay arar, ya da geri çekilir.
Kısacası değersizlik, çoğu zaman bir zayıflık değil; insanın incinmemek için geliştirdiği ama sonra alışkanlığa dönüşen bir savunma biçimidir.
Toplumda değersizlik ise değer ölçüsünün “insan olmak”tan çıkıp “görünmek”e, “başarmak”a ve “güç göstermek”e bağlandığı yerlerde daha kolay güçlenir.
Sürekli kıyasın yapıldığı, hatanın ayıp sayıldığı, eleştirinin gelişim değil suçlama olarak yaşandığı, adalet ve liyakat duygusunun zedelendiği ortamlarda insanlar kendini daha aç güvende hisseder.
Güven azalınca da birçok kişi değerini içeriden kurmak yerine dışarıdan toplamaya daha çok yönelir: daha çok vitrin, daha çok gösteri, daha çok haklılık…
Kısacası değersizlik, çoğu zaman bireylerin değil; onları biçimlendiren kültürel ve kurumsal iklimin ürettiği ortak bir yaradır.
DEĞERSİZLİKTEN DEĞERE…
Değersizlik pek çok kılığa girebildiği için, hayatın birçok yerinde izine rastlamak mümkündür.
Ama onu gerçekten anlamak için davranışa takılıp kalmamak; davranışın ardındaki niyeti ve korkuyu yakalamak gerekir. Çünkü çoğu zaman aynı davranışın altında bambaşka bir ihtiyaç saklıdır.
Bu yüzden kendimize şu beş soruyu sormak iyi bir başlangıç olabilir. Bu sorular, içeride hangi 'gizleme stratejisi'nin çalıştığını daha net görmemize yardım eder:
• Bu durum karşısında içimde konuşan şey “ihtiyaç” mı, “değersizlik” mi?
• Değerimi neye bağlıyorum: başarıya mı, onaya mı, uyuma mı?
• Bu davranış beni gerçekten koruyor mu, yoksa beni küçültüyor mu?
• Şu an haklı çıkmaya mı çalışıyorum, yoksa anlaşılmaya mı?
• “Hayır” dersem ne olur diye korkuyorum?
Bazen ihtiyaç bir sınırdır, bazen bir nefes, bazen bir cümle, bazen de dinlenmek…
“Değer” dediğimiz şey her zaman büyük başarılarla gelmez; çoğu zaman insanın kendine adil ve insanca davrandığı küçük anlarda büyür.
Ben buna 'tekâmül' diyorum; yani kendi payıma 'olgunlaşma' diye okuyorum…
Bir gecede değişmek değil; her gün biraz daha insan olmak.
TOPLUMSAL FARKINDALIK VE DÖNÜŞÜM
Değersizlik yalnızca bireyin iç dünyasında kalmaz; zamanla bir toplumsal iklime de dönüşebilir. Bu iklimi anlamak için de şu beş soru kılavuz olabilir:
• Bu toplumda “değer” daha çok neyle ölçülüyor: insanlıkla mı, görünürlükle mi, güçle mi?
• İnsanlar fikirlerini rahatça söyleyebiliyor mu, yoksa susmak daha mı güvenli?
• Hata yapan birine yaklaşım ne: öğrenme fırsatı mı, utandırma/linç mi?
• Eleştiri burada ne işe yarıyor: geliştirmek için mi, küçültmek için mi?
• İnsanlar birbirini yükseltince mi rahatlıyor, yoksa aşağı çekince mi?
Bu sorulara verilen cevaplar çoğunlukla aynı yöne işaret ediyorsa, sorun tek tek kişilerde değil; “normal” diye kabul edilen dilde ve ilişkilerde olabilir.
İşte bu yüzden değersizlikle mücadele, yalnızca bireyin kendini toparlaması değil; birbirimizi değerli hissettiren bir iletişim kültürü kurma meselesidir.
Bu yazıda bu sorulara uzun uzun yanıt vermeyeceğim; ben asıl sizde bıraktığı yankıyı merak ediyorum. Benim asıl duymak istediğim, sizin düşünceleriniz…
Değersizlik ikliminin bir de 'medya ve habercilik' boyutu var; değer ölçülerini, kıyas kültürünü ve 'görünürlük yarışını' çoğu zaman medya diliyle yeniden üretiyoruz. Bunu ayrıca, ikinci bir yazıda ele almak istiyorum.
SON SÖZ
Değersizliği yenmenin ilk şartı, onu tanımak ve adını koymaktır.
Çünkü adı konan şey, artık gizli bir yazgı olmaktan çıkar; dönüştürülebilir bir alışkanlığa dönüşür.
Bilimle yol açmak bazen tam da buradan başlar: İçimizdeki “değersizlik dili”ni fark edip, yerine daha gerçekçi, daha adil ve daha insanî bir dili koymaktan…
Ve sanırım insan, gerçekten kendine değer vermeyi öğrendikçe, başkalarına da daha sahici bir değer verebilir.
Prof. Dr. Erkan Yüksel
Okuma Listesi
Uran, B. (2015). En Derin Hipnozumuz: Değersizlik İnancı. Pusula.
Burns, D. D. (2020). İyi Hissetmek. Psikonet.
Bowlby, J. (2014). Bağlanma. Pinhan.
Bu yazı, 16.02.2026 tarihinde şurada da yayınlanmıştır:
https://www.akademikakil.com/degersizlik-davranislarimizi-nasil-yonetir/erkanyuksel