Büyük umut ve heyecanlarla: Sağlıkta İletişim ve Motivasyon Çalıştayı'nın ardından...


Sağlığın Geliştirilmesi Genel Müdürlüğü tarafından 17–18 Aralık tarihlerinde düzenlenen Sağlıkta İletişim ve Motivasyon Çalıştayı, Ankara’da tamamlandı.

İki gün süren çalıştay boyunca, altı tematik masada ve 100’ü aşkın akademisyen, uzman ve profesyonelin katkılarıyla; sağlık hizmet sunumunda iletişimin güçlendirilmesi ve sağlık çalışanlarının motivasyonunu artırmaya dönük kapsamlı değerlendirmeler yapıldı. 

Kapanış gününde ise süreç boyunca ortaya çıkan çıktılar, masa temsilcileri tarafından tüm katılımcılarla paylaşıldı.

Kriz İletişimi Ne Zaman Başlar: Sorun Çıkınca mı, Vatandaş Sokağa Çıkınca mı?



Cumartesi sabah uyandık; sular kesik.
Komşular WhatsApp grubunda çoktan yazışmaya başlamış.
Sular İdaresi web sitesinde bir duyuru varmış: “Akşam 20.00’ye kadar gelmeyecek.”

Tedbirsiz yakalandık… Görmedik, duymadık.
Ama yalnız biz değil; belli ki pek çok kişi de aynı durumdaydı.

Kendimizi dışarı attık; şehrin öbür yakasında sular akıyordu.
Geç saatlerde eve döndük.
“İyi ki kayınpederlerle aynı şehirdeyiz” dedik; en azından bizim için bir nefes alma alanı vardı.

Lakin… sular hâlâ yoktu.
Sosyal medya “yıkılıyordu.” X’te ve WhatsApp gruplarında öfke cümleleri havada uçuşuyor, sinir yükseliyor, dil sertleşiyordu.

Mevsim kış, hava ayaz.
Bebeği olan var, çocuğu olan var, hastası olan var.
Bakım veren var, bakıma muhtaç olan var.
Parası olan var, olmayan var.
Esnaf var, çalışan var.
Tuvalet var, temizlik var, yemek var… Var da var.

Ve kafamın içinde tek bir soru dönüp duruyordu:
Peki, yetkililerden net bir açıklama var mı?

Kariyer Planlaması dersi konuğumuz: Utku Görkem Kırdemir


Bugün Kariyer Planlaması dersinde çok güzel bir buluşma yaşadık. Konuğumuz, fakültemizin mezunu, gazeteci ve basın danışmanı Utku Görkem Kırdemir’di.

Lisans sıralarından haber odalarına uzanan yolculuğunu “özgüven, arkadaşlar arası bağlantılar, sıkı çalışma, en az bir alanda uzmanlaşma  ve biraz da şans” formülüyle anlattı.

Van Gezimizin Ardından: Canavar Yok Ama “Can” Var


"Van" denilince aklıma eskiden ne gelirdi?

Ortasından işlek bir mecburiyet caddesi geçen, “klasik küçüğün büyüğü” bir Doğu Anadolu şehri…

Yanılmışım.
Van kesinlikle bu tarife uyan bir şehir değil. Büyükşehir adının hakkını veren, hatta doğunun metropol kentlerinden biri diyebilirim. Hatta biraz “reklamı yapılsa”, birçok kişinin gidip görmek isteyeceği, farklı açılardan “gizli/saklı” güzellikler barındıran nadide bir şehir.

İtiraf edeyim, bu gezi benim için sadece bir yolculuk değil, bir önyargı testi oldu.

Nasıl mı böyle bir izlenime kapıldım?
Anlatayım…

Ama baştan söyleyeyim; bu Van’a ilişkin önyargılarımı yıkan, beni şaşırtan pek çok anıyla dolu, Van’ın hak ettiği gibi uzun bir yazı.

 


Van ekibimiz: Prof Dr Erkan Yüksel, Meyra Çetinkuş, Öğr Gör Nuray Pelin İlkyaz,
Öğr Gör Hilal Sarıkaya Arslantaş,Habibe-Ceyhun Çetinkuş.

Kariyer Planlaması dersimizin konuğu: Deniz Açık

Kariyer Planlaması dersimizin bu haftaki konuğu, Anadolu Ajansı Bursa Bölge Müdürlüğünde Başmuhabir olarak görev yapan değerli mezunumuz Deniz Açık’tı.

Dersimizde hem kendi kariyer yolculuğunu anlattı hem de Anadolu Ajansı’nın çalışma düzeni, haber akışı ve ajanstaki kariyer olanakları hakkında öğrencilerimize kapsamlı bilgiler verdi.

Ayrıca gençlere bir ağabeyleri olarak, meslek yolculuklarında dikkat etmeleri gereken noktalara dair samimi ve yol gösterici öneriler paylaştı.

Bugün günlerden LÖSEV!


 
Kariyer Planlaması dersimize LÖSEV FAYDA personeli, mezunumuz Sema Nur Cin ile Birol Sönmez konuk oldu. Öğrencilerimize LÖSEV’in faaliyetlerini ve Sivil Toplum Kuruluşlarında Kariyer Fırsatları’nı anlattılar.

LÖSEV’in nasıl bir gönüllü topluluk olduğunu, LÖSEV ve kanser h
akkında doğru bildiğimiz yanlışları, gönüllülük faaliyetleriyle bir can’a dokunmanın değerini, topluma katkı sunmanın önemini ve insana yaşattığı mutluluğu dile getirdiler.

Hayatımızı ne belirler: Şans mı, kader mi, tercihler mi?

 


Kendinizi ne kadar şanslı hissediyorsunuz?

Ne kadar şanslı olduğunuzu değerlendirecek olsanız, kendinize 10 üzerinden kaç verirdiniz?

Bu yazıda şans, kader ve tercihlerimiz üzerinde durmak istiyorum.
Yukarıdaki soruya verdiğiniz yanıtı aklınızda tutun ve yazıyı öyle okuyun…

Fareli Köyün (Dijital Dünyanın) Kavalcısı Kim?

 

"Fareli Köyün Kavalcısı" masalını bilirsiniz. Farelerin bastığı bir köy vardır. Köylüler ne yapsa baş edemez. Sonra kavalını çalarak fareleri peşine takan bir adam çıkar ortaya. Köylüler onunla anlaşma yapar: “Fareleri köyden kurtar, sana şu kadar para verelim.” Kavalcı sözünü tutar, fareleri götürür; ama köylüler verdikleri sözü tutmaz. Bunun üzerine kavalcı bu kez kavalını köyün çocukları için çalar. Köydeki tüm çocuklar peşine takılır ve bir daha geri dönmezler.

Bir çocuk için bu masal biraz korkutucu; bir yetişkin içinse oldukça düşündürücüdür.

Peki, günümüzün fareleri, kavalı, kavalcısı, köylüleri ve çocukları ne ya da kimler? Hiç düşündünüz mü?

 

Sigara Yasağı Gevşedi mi? “Dumansız Hava Sahası” Seferberliğinin Dünü ve Bugünü

 

Yakın zamanda bir restorana ya da kafeye gittiniz mi?

Çoğumuzun artık dikkatini bile çekmiyor; hatta fark etmiyoruz. Mekâna orta kapıdan giriliyor; sağ taraf sigara içilen, sol taraf içilmeyen bölüm… Veya ön taraf sigaralı, arka taraf dumansız. İki bölümü birbirinden ayıran herhangi bir bölme yok. Camlı bir bölme varsa da aradaki kapılar ardına kadar açık.

Hayatında hiç sigara içmeyen biri olarak böyle bir mekâna girdiğimde (ki genellikle girmemeyi tercih etsem de), her ne kadar sigarasız bölüme otursam da bir süre sonra aldığım nefeste rahatsızlık hissetmeye başlıyorum.

İşte böyle mekânlardan birinde geçen gün garsona şaka yollu sordum:

“Evli misin, çoluk çocuk var mı? Evde sigara içiyor musun?”
“Evet,” dedi.
“Nerede içiyorsun?”
“Evde.”
“Evin neresinde?”
“Balkonda.”
“Peki burada niye bu kural yok?”

Kısık sesle fısıldadı: “Patron…”

'Ye Kürküm Ye': Hoca'nın Yanılgısı Nerede?

 

Nasreddin Hoca’nın “Ye kürküm ye” fıkrasını bilirsiniz. Hoca, tarladan çıkıp düğün evine gider, kimse yüzüne bakmaz. Eve gidip kürkünü giyer gelir, herkes sofrasına ‘buyur’ eder. Hoca da ‘rağbet kürke’ diye hayıflanır.

Bu nükteli hikâye bize, insanların dış görünüşe verdiği önemi anlatır. Etkili İletişim Teknikleri dersinde bunu söyler ve sorarım:

Peki, burada Hoca haklı mı; haksız mı? Nerede doğru, nerede yanlış?


Bir cümle bir hayatı kurtarabilir mi?

 

Narkorehber Eğitimcilerinin Eğitimi’nin ardından…

Dün Ankara Elmadağ’da, Emniyet Genel Müdürlüğü’ne bağlı Şehit Mustafa Büyükpoyraz Koruma Eğitim Akademisi’nde; Türkiye’nin dört bir yanından gelen narkotik birimlerinin temsilcileriyle bir araya geldim. "Narkorehber Eğitimcilerinin Eğitimi" programında “Etkili Sunum Teknikleri” başlıklı bir eğitim verdim.

Güzellik Salgını mı, Değersizlik Hipnozu mu?



Adnan Oktar’ın “kedicikleri”ni hatırlarsınız. Hepsi birbirine benzeyen kadınlar, kimilerine göre birer estetik “harikasıydı.”

Fark ettiniz mi bilmem ama son zamanlarda televizyon ekranlarında, sokakta ya da AVM’lerde gördüğümüz birçok kadın aynı şekilde birbirine benzemeye başladı. Saçlar, kaşlar, kirpikler, elmacık kemikleri, burunlar, dudaklar, dişler, tırnaklar tek bir elden çıkmış gibi.

Kıyafet modası gibi yüzün de modası mı oluşmaya başladı diye düşünüyor insan.

Hayır, sadece kadınlar değil elbette. Erkeklerde de durum farklı değil. Saç ektirmek artık sıradanlaştı. Ama orada da bitmiyor. Kaş, saç, sakal, tırnak derken erkek kuaförlerinin önü yüzleri maskeli gençlerle dolmaya başladı. Erkekler için de kremler, bakımlar, enjeksiyonlar söz konusu.

Kısacası bir güzellik, bakım ve estetik çılgınlığı yaşıyor gibiyiz. Sağlık programı adı altında ekranlarda en çok bu konuşuluyor: “mucize bakım kürleri”, “sihirli dokunuşlar”, “minik dolgular”, “gençlik aşıları”, “parlak ciltler”…

Neticeyi de Instagram üzerinden görmek mümkün. Sosyal medya, adeta “pazarın” vitrini…

"Dünden Bugüne Cumhuriyet’in Kazanımları"na İlişkin Kişisel Bir Hikâye

 

Bugün Cumhuriyetimizin 102. yılını kutluyoruz. Bir asırda nereden nereye geldik; neleri başardık, neleri başaramadık… Bir muhasebesini çıkarayım istedim...

Bu yazıda kendi çocukluğumu anlattım. Duyduklarımı, gördüklerimi, şahit olduklarımı…

Gerçi henüz 50’li yaşların başında olsam da, o günden bugüne neler değişti, kısaca özetlemeye çalıştım.

Benim hikayem’ aynı zamanda Cumhuriyet’in de bir hikayesi…

HIZ MI HUZUR MU? Hasta bekleme odasından kariyer planlamasına uzanan yol…


Hasta bekleme odasındaki koltuklar yıpranmıştır ve tamir için döşemeci çağrılır. Döşemeci, koltukların kolları ve ön kenarlarının daha fazla yıprandığını fark eder. Bazı hastalar koltuklara tam oturmuyor, hep öne eğik, kalkmaya hazır bir şekilde bekliyor ve sürekli saatlerine bakıp ayaklarını yere vuruyordur.

Bu gözlem kardiyolog Meyer Friedman ve Ray Rosenman’ın ilgisini çeker ve 1950’li yıllarda uzun soluklu bir araştırmaya girişirler. Yanıtını aradıkları soru sonunda onları davranış özelliklerine ilişkin bir ayrıma götürür:

Zamanla yarışan, aceleci, rekabetçi, çabuk öfkelenenlerle; temposunu iyi ayarlayan, dingin ve planlı ilerleyenler arasında bedenlerine yansıyan bir fark olabilir mi?”

Bu öykü, A–B tipi davranış tartışmalarının popüler başlangıç anlatısıdır ve bu ayrım, yalnızca kalp rahatsızlıkları için değil, iş hayatında terfi ve temsil kararları için de bir uyarıcıdır. Çünkü kariyer planlamasında seçilen çoğu zaman “hız” değil, “huzurla dengelenmiş hız”dır.

Mutlu musunuz?

 

İlk kez 30’lu yaşlarımda duymuştum bu soruyu. Kızıl saçlı, Avustralyalı bir arkadaşım birkaç gün için ziyaretime gelmişti. Birlikte Eskişehir’i gezdik. Ona neler yaptığımı anlattım. Yoğun bir tempom vardı. Okul, dersler, görevler, toplantılar, koşturmalar… Boş bir anım yoktu anlayacağınız. Son akşamüstü Şahin Tepesi’nden şehrin manzarasını seyrederken bana bu soruyu sordu:

“Mutlu musun?”