Sayfalar

İletişim Nedir ya da Biz Neyi Eksik Öğrendik?


İlkokulda bize çok şey öğrettiler.

Yazı yazmayı, kitap okumayı, hesap yapmayı, defter kullanmayı, sıraya girmeyi, öğretmen konuşurken susmayı mesela…

Peki bu arada, acaba atlanan bir şey oldu mu?

Kendimizi nasıl tanıyacağımızı, duygularımızı nasıl fark edeceğimizi, kendimizi nasıl anlatacağımızı, başkalarını nasıl anlayacağımızı, nasıl iletişim ve ilişki kuracağımızı bize kim öğretti?

Kırıldığımızda ne diyeceğimizi, kızdığımızda nasıl konuşacağımızı, birini gerçekten nasıl dinleyeceğimizi, “benim canım yandı” demenin yolunu, karşımızdakini ezmeden kendimizi nasıl ifade edeceğimizi, susmanın bile bazen bir mesaj taşıdığını bize anlatan oldu mu?

Yani okuma yazmayı öğrendik; ama insan okuma, insanla anlaşma ve ilişki kurma konusunda çoğumuz “alaylı” kalmadık mı?

Belki de bugün evde, okulda, iş yerinde, trafikte, sosyal medyada bu kadar çok konuşup bu kadar az anlaşabilmemizin nedeni biraz da budur. Medyada gördüğümüz öfkenin, tahammülsüzlüğün, şiddetin, cinnetin arkasında biraz da iletişim eksikliğinin izi yok mudur?

“Zalimin Zulmü Varsa Garibin Allah’ı Var” mı?

Rivayet odur ki, zamanın birinde bir derviş berbere gitmiş.

“Vur usturayı berber efendi,” demiş. Saçlarını kazıtmak istemiş.
Berber de başlamış tıraşa.

Tam tıraşın ortasındaymış ki kapıdan içeri, tüm heybetiyle, gürültüsüyle bir kabadayı girmiş. Doğruca yürümüş, dervişin usturaya vurulan başına bir şaplak indirip şöyle bağırmış:

“Çekil bakalım kabak efendi, sana yeter bu kadar.”

Çocukça Tepkileri Bırakıp Nasıl Olgunlaşırız?

Fıkrayı bilirsiniz; ama ben bugünlük biraz değiştireyim.

Efendim… bunu Nasreddin Hoca’ya “yakıştırmak” için değil; bugün ekranlarda sık gördüğümüz o çocuk modunu daha görünür kılmak için yapıyorum.

Tarlada çalışırken davul sesini duyan Nasreddin Hoca, düğün evine gider ama kimse ona “buyur” etmez.
Bunun üzerine Hoca öfkelenir, etrafına bağırıp çağırmaya başlar: “Siz benim kim olduğumu bilmiyor musunuz?” diye haykırır.
Etraftan biri “Ayıp oluyor ama Hocam…” diyecek olur; o da ağzının payını alır.
Düğünün keyfi kaçar. Hoca küser ve söylene söylene evine gider.

Liselilerle Bir Söyleşi: Medya Dedektifliği Yapmak İster Misiniz?

Eskişehir Bahçeşehir Koleji'nde “Meslek Uzmanları ile Kariyer Söyleşileri” kapsamında lise öğrencileriyle çok keyifli ve gerçekten “canlı” bir buluşma gerçekleştirdik: Medya Dedektifliği.

Başlık ilginç değil mi?

Bazen bir kavramın kendisi bile insanı düşünmeye çağırıyor. 

“Dedektiflik” deyince akla suç, gizem, ipuçları geliyor. Oysa bugün, sosyal medyada ve gündelik hayatta karşımıza çıkan içerikler için de benzer bir şeye ihtiyacımız var: İpucu toplamak, kanıt aramak, kaynak sorgulamak ve acele karar vermemek.


Yetişkin Çocuklar: Koca koca insanlar neden çocuk gibi davranır?



Bazen yetişkinlerin aynen çocuklar gibi davrandıklarına şahit oluyor musunuz? Bazen yetişkin bir insanın ağzından çıkan sözlere hayret ediyor musunuz? Bazen insanların çocukça tavırlar takındıklarını gözlemliyor musunuz?

Mesela, şu haber başlıklarına bir bakın:

  • “Meclis’te yumruklu kavga… oturuma ara verildi.”
  • “Görüşmede tansiyon yükseldi; taraflar birbirinin üzerine yürüdü.”
  • “Tartışma arbedeye dönüştü.”
  • “Komşunun balkonuna çöp atma tartışmasında iki aile birbirine girdi”
  • “Yol vermeme yüzünden başlayan tartışmada cadde boks ringine döndü”
  • “Düğün eğlencesi faciayla bitti.”

Ve daha nicesini ekranlarda görüp “koca koca insanlar, yaşlı başlı adamlar, çocuk gibiler” dediğiniz türlü türlü olaylar, büyük büyük sözler, bir yetişkine yakışmadığınız hareketler, hal ve tavırlar…

Bu yazımda günlük hayatta pek çok yerde karşılaştığımız, haberlerde ve sosyal medyada gördüğümüz, tanıdığımız, tanımadığımız “yetişkin çocuk” örüntülerinden söz etmek istiyorum. 

“Değersizlik” davranışlarımızı nasıl yönetir?

 

Uzun süredir “neden insanlar böyle davranıyor?” diye düşündüğüm bir konuyu bu yazıda ele almak istedim.

Hem bireysel hayatlarımızda hem de toplumsal ilişkilerimizde, birçok şeyi anlamamıza ve açıklamamıza yardımcı olabilecek önemli bir kavram var: Değersizlik.

Niyetim kimseyi etiketlemek ya da bir şeylere teşhis koymak değil. Yalnızca değersizliğin getirdiklerine ve götürdüklerine bir ayna tutmak istiyorum. Kendimize, başkalarına ve toplumsal hayatımıza bir de bu açıdan bakmanın önemli olabileceğini düşünüyorum.

Akışta olmak için ne gerekir?

 

Son zamanlarda sıkça duyduğum ama yanlış kullanıldığını da gördüğüm bir kavram üzerinde durmak istiyorum bu yazımda: Akışta olmak ne demektir?

Akışta olmak; en basit anlamıyla, su gibi akmak demektir.

Ama bunun anlamı; “boş ver”, “bırak gitsin”, “incindiği yerden kopsun”, “ne olacaksa olsun” demek değildir.

Çünkü suyun bir hedefi vardır. Gökten düşen yağmur damlasının hayali denize ulaşmaktır. Bunun için önüne çıkan engellere takılıp kalmaz; altından geçer, yanından dolanır, hedefine varmaya çalışır.

Akıştaki insanın da bir hedefi vardır. Buna ulaşmak için önüne çıkan engelleri gücü yettiğince aşmaya çalışır; gücü yetmiyorsa onunla oyalanmaz, asıl hedefinden şaşmaz. Gücünü artırır, becerisini büyütür ve engeli aşabilecek hâle gelir.

Doğu bilgeliği buna “wu-wei” der: Zorlamadan ama vazgeçmeden; gereksiz savaşı bırakıp gerekli adımı atmak…

Popüler Yayınlar

© Prof. Dr. Erkan Yüksel | www.erkanyuksel.org