Nedir Bu 'Liyakat Liyakat' Dedikleri?


Hafta sonu bir ilköğretim öğrencisinden beklemediğim kadar ciddi bir röportaj teklifi aldım. Aynı yaşlardayken ben de merhum hâkim amcam Şemsettin Yüksel ile ilk röportajımı gerçekleştirmiştim. O anı hatırladım ve gülümsedim…

Konu ne, diye sordum.

“Liyakat” dedi.

Hani medya dese, haber dese, iletişim ve ilişkiler dese neyse de; liyakat nereden çıktı diye anlık olarak düşündüm.

Yani tarihin ilk çağlarından beri tartışılan bir konuda; ne de olsa “Sussan Olmaz; Susmasan Olmaz” kitabımın adını aklımdan geçirdim.

“Peki” dedim.

İlk sorusu şuydu:

“Liyakat nedir?”

Liyakat, bir işi; o işi yapabilecek bilgiye, beceriye, ahlaka, deneyime, eğitime, hak ve sorumluluk duygusuna sahip olan kişiye vermektir. Yani bir koltuğa, bir göreve, bir yetkiye ya da bir sorumluluğa “kim yakınımız, kim bizden?” diye değil, “kim bu işi en doğru, en adil ve en iyi yapabilir?” diye bakarak birini getirmektir.

Çocuk başını salladı. Sonra ikinci soruyu sordu:

“Peki liyakatsizlik nedir?”

Liyakatsizlik de bunun tam tersidir; yani bir işi ehline vermemektir, dedim. Bir göreve, o görevi hak eden değil de tanıdık, yakın, sadık, güçlü ya da sesi çok çıkan birinin getirilmesidir.

Örneğin bir öğrenci korosunda sesi en güzel olanı, şarkıyı en iyi okuyanı değil de öğretmenin en sevdiği öğrenciyi ya da öğretmenin çocuğunu solo şarkı söylemeye çıkarırsanız, bu liyakatsizlik olur.

Ameliyatı cerraha değil de “çok iyi niyetli ama tıp okumamış” birine yaptırırsanız, bu da liyakatsizlik olur. Niyet iyi olabilir ama sonuç kötü olur.

Çocuk hemen araya girdi:

“Peki liyakat sadece diploma mıdır?”

Hayır, dedim. Diploma önemlidir ama tek başına yetmez. Liyakat; eğitim, bilgi, deneyim, karakter, çalışma disiplini, adalet duygusu ve sorumluluk bilincinin birlikte bulunmasıdır.

Bir insan çok bilgili olabilir ama adil değilse sorun çıkar. Çok çalışkan olabilir ama iletişim kuramıyorsa ekip bozulur. Çok zeki olabilir ama emanete sadık değilse güven yıkılır.

Bu yüzden liyakat sadece “ne biliyorsun?” sorusu değildir; aynı zamanda “nasıl bir insansın?” sorusudur.

Sonra çok güzel bir soru sordu:

“Liyakat neden önemlidir?”

Çünkü hayatımızın pek çok yerinde başkalarının işini doğru yapmasına ihtiyaç duyarız. Okulda öğretmenin iyi olması öğrencinin geleceğini etkiler. Hastanede hekimin, hemşirenin, teknisyenin ehil olması insan sağlığını etkiler. Belediyede, mahkemede, bankada, fabrikada, üniversitede, gazetede, şirkette, kısacası her yerde işin ehline verilmesi güven üretir.

Liyakat varsa insanın içi rahat eder. “Bu işi bilen biri yapıyor” der. Liyakat yoksa herkes tedirgin olur. Çünkü bilmeyenin elinde yetki, bazen iyi niyetle bile olsa zarar verebilir.

Çocuk bu kez biraz daha düşündü:

“Liyakat ne zaman ve nerede önemlidir?”

Her zaman ve her yerde önemlidir, dedim. Ama bazı yerlerde daha da hayati olur. Mesela bir köprü yapılırken mühendislik liyakati gerekir. Bir ilaç önerilirken tıbbi liyakat gerekir. Bir öğrencinin notu verilirken öğretmenlik liyakati ve adalet gerekir. Bir haber yazılırken gazetecilik liyakati gerekir. Bir kurum yönetilirken yöneticilik liyakati gerekir.

Küçük bir sınıf başkanlığı seçiminde bile liyakat önemlidir. Çünkü orada çocuklar, adaletin ilk provasını yaparlar. “Beni seven kazansın” mı diyecekler, yoksa “Bu işi en iyi kim yapar?” mı diye düşünecekler?

Sonra sordu:

“Liyakat kamu kurumlarında mı daha önemlidir, özel kuruluşlarda mı?”

İkisinde de önemlidir, dedim. Kamu kurumlarında liyakat çok önemlidir çünkü kamu görevi milletin ortak hakkıyla ilgilidir. Orada yapılan hata sadece bir kişiyi değil, binlerce insanı etkileyebilir.

Ama özel kuruluşlarda da liyakat olmazsa işler bozulur. Şirket zarar eder, çalışanlar mutsuz olur, müşteri güveni azalır, marka yıpranır. Bir iş yerinde yanlış kişiye verilen bir görev, bazen sadece o görevi değil, bütün ekibin emeğini zedeler.

“Hangisinde daha yaygındır?” diye sordu.

Bu soruya kesin bir cevap vermek kolay değil, dedim. Çünkü her kurumun kültürü farklıdır. Bazı kamu kurumlarında da çok güçlü liyakat örnekleri vardır; bazı özel kuruluşlarda da ciddi kayırmacılık olabilir.

Asıl mesele kurumun kamu ya da özel olması değil; kuralların açık, ölçütlerin belli, denetimin güçlü ve kararların adil olmasıdır.

Çocuk bu kez dünyaya açıldı:

“Yurt dışında da liyakat tartışılır mı?”

Elbette, dedim. Liyakat sadece bizim ülkemizde konuşulan bir konu değildir. Dünyanın pek çok yerinde insanlar “Görevler ehline mi veriliyor?”, “Akrabalık, arkadaşlık, siyasi yakınlık ya da çıkar ilişkileri kararları etkiliyor mu?” diye tartışır.

Çünkü insanın olduğu yerde adalet arayışı da vardır, kayırmacılık tehlikesi de.

Tarihte de bu konu önemsenmiştir. Eski devletlerde iyi yöneticiler, işi ehline vermenin devleti ayakta tuttuğunu bilirlerdi. Bilge insanlar hep “emaneti ehline verin” demiştir. Çünkü emanet sadece para ya da eşya değildir. Bir sınıf, bir kurum, bir şehir, bir ülke, bir hastane, bir okul da emanettir.

Çocuk sonra en can alıcı soruyu sordu:

“Liyakat olursa ne olur?”

Liyakat olursa güven artar, dedim. İnsanlar çalışmaya daha çok inanır. Gençler “Emek verirsem karşılığını alırım” diye düşünür. Kurumlarda kalite yükselir. Hatalar azalır. Adalet duygusu güçlenir. İnsanlar birbirine ve sisteme daha çok güvenir.

“Liyakat olmazsa ne olur?”

Önce sessiz bir kırgınlık başlar. İnsanların yüzü gülse bile kalpleri buna itiraz eder. Hak edenlerin morali bozulur. Çalışanlar “Nasıl olsa emek değil, yakınlık kazanıyor” demeye başlar. “Çalışsan da aynı, çalışmasan da aynı” diye işleri boş vermeye başlar. İşte o zaman kalite düşer, verimlilik düşer. Hatalar artar. Kurum içi huzur bozulur. İnsanlar ya susar ya uzaklaşır ya da içten içe küser. Sonuçta da toplumda adalet duygusu zedelenir.

Mesela, diyelim ki sınıfta en çok çalışan, en sorumlu öğrenci değil de öğretmene en çok iltifat eden, hediye getiren, yağcılık yapan öğrenci öğretmeninden daha çok güler yüz alıyor. Öğretmen de sınıfta seçim yapmadan onu sınıf başkanı atıyor.

Peki, sence bu sınıfta artık işler nasıl yürür?

Öğrenciler aynı şevk ve istekle çalışmaya devam eder mi?

O sınıf, başkanının sözünü dinler mi?

Dinleseler de bunu başkanı takdir ettikleri için mi yaparlar, başkandan ve öğretmenden korktukları için mi?

İşte bunun gibi liyakatsizlik önce gönülleri kırar, sonra da emek ve düzen bozulur.

Çocuk bir süre sustu. Sonra sanki kendi yaşadığı ya da çevresinde gördüğü bir şeyi hatırlamış gibi sordu:

“Peki, liyakatsiz kişiler bir göreve getirilirse, bu kişiler çalışanlara nasıl davranırlar?”

Bu da önemli bir soruydu.

Liyakatsiz kişi çoğu zaman içten içe eksikliğini bilir. İşini iyi bilen insanların yanında genellikle kendini güvende hissetmez. Bu yüzden bazen adil davranmak yerine, çalıştığı kişileri kontrol etmeye çalışır. Bazen kendine soru soranı tehdit gibi görür. Bazen kendisinden daha bilgili olanları uzak tutmak ister. Böylece makamını korumaya çalışır.

Liyakatsiz kişiler arasında akıllı olanlar da çıkabilir. O zaman da bu kişiler kendi eksiklerini fark eder, daha fazla çalışır, öğrenir ve gelişir. Böylece tam olarak hazır olmadan geldiği görevin hakkını vermek için kendini yetiştirerek o koltuğun hakkını vermeye çabalar.

Sonra da şu mealde bir soru sordu:

“Peki liyakatsiz bir atama olsa bile, kurumdaki huzursuzluk aşılabilir bir şey olabilir mi?”

Aşılabilir, dedim; ama kolay değildir. Öncelikle öğrenmeye açık bir yöneticinin olması gerekir. Adil bir denetim ve herkes için açık kuralların olması gerekir.

Eğer kişi göreve geldikten sonra kendini geliştirirse, uzmanlardan yararlanırsa, ekibin emeğine saygı duyarsa, zamanla güven yeniden kurulabilir. Fakat liyakatsizlik kibirle birleşirse, iletişim ve ilişki kurmak yerine çalışanlarına sırtını dönerse, orada huzur da kalite de uzun süre yaşayamaz.

Sonra çocuk biraz şaşkınlıkla sordu:

“Peki, yöneticiler liyakatin önemli olduğunu bilmiyorlar mı?”

Elbette biliyorlar, dedim. Çoğu yönetici liyakatin önemli olduğunu bilir. Hatta bunu konuşmalarında da söyler. Ama insan bazen bildiğini uygulamaz. Çünkü araya başka şeyler girer. Mesela yakınlık, sadakat beklentisi, güven duyduğu insanlarla çalışma isteği, baskı, korku, alışkanlık, çıkar ilişkileri, kısa vadeli hesaplar… Bütün bunlar pusulanın şaşmasına neden olabilir.

Bazen yönetici “Bana bağlı olsun da biraz eksik olsun” diye düşünür. Ancak dediğim gibi bu düşünce uzun vadede hem yöneticiyi hem kurumu zayıflatır. Çünkü sadakat önemlidir ama sadakat liyakatin yerine geçemez. Sadık ama liyakatsizlerle dolu bir gemi ilerlemez ve beklenmedik bir şekilde ilk fırtınada büyük bir sınavdan geçer.

En sağlıklı olan, hem işini bilen hem de kurumun değerlerine bağlı insanlarla çalışmaktır. Sadece beceri yetmez; sadece sadakat de yetmez. İkisi ahlak, sorumluluk ve adaletle birleştiğinde kurum güçlenir.

Çocuk bu kez kendi dünyasından bir örnek verdi:

“Mesela okuldaki tiyatroda benim daha iyi yapabileceğim bir rolü başka birine verdiler. Bu liyakatsizlik midir?”

Gülümsedim.

Her zaman değildir, dedim. Belki o rolü gerçekten sen daha iyi oynayabilirdin. Ama liyakat sadece yetenek değildir. Tiyatroda rol almak için iyi oynamak önemlidir; ama provalara zamanında gelmek, ezberini yapmak, arkadaşlarını zor durumda bırakmamak, yönetmenin yönergelerine uymak, ekip içinde uyumlu olmak da önemlidir.

Bir kişi çok yetenekli olabilir ama sürekli geç kalıyorsa, sorumluluk almıyorsa, ekibi huzursuz ediyorsa, o rol için en liyakatli kişi olmayabilir. Bazen daha az parlak görünen ama daha disiplinli, daha güvenilir, daha uyumlu biri tercih edilebilir. Bu mutlaka haksızlık değildir.

Ama ölçütler açık değilse, kim neden seçildiğini bilmiyorsa, karar kişisel yakınlığa ya da bilinmeyen bir mantığa göre veriliyorsa, o zaman insanlar haklı olarak “Burada adalet var mı?” diye sorar.

Demek ki liyakat kadar, liyakatin nasıl ölçüldüğü de önemlidir.

Liyakat bir terazidir ama o terazinin kefelerinde sadece yetenek yoktur. Bilgi vardır. Beceri vardır. Emek vardır. Sorumluluk vardır. Zamanında gelmek vardır. Güven vermek vardır. Ekip ruhu vardır. Ahlak vardır. Haddini bilmek vardır. Kendini geliştirmek vardır.

Yani liyakat, sadece “Ben daha iyi yaparım” demek değildir. “Ben bu görevin gerektirdiği bütün sorumlulukları taşıyabilirim” diyebilmektir.

Sonra yeniden sordu:

“Liyakatli olmak için ne yapmak gerekir?”

Önce insanın kendini geliştirmesi gerekir, dedim. İyi öğrenmek, çok çalışmak, dürüst olmak, sorumluluk almak, hatasından ders çıkarmak, başkalarının hakkına saygı duymak gerekir.

Liyakatli insan sadece “Ben bu işi biliyorum” demez; “Bu işi daha iyi nasıl yapabilirim?” diye de sorar.

Liyakatli olmak aynı zamanda haddini bilmektir. Bilmediği konuda biliyormuş gibi davranmamaktır. Gerektiğinde “Bunu bilmiyorum ama öğrenebilirim” diyebilmektir. Çünkü gerçek liyakat, kibirle değil; emekle, ahlakla ve öğrenme isteğiyle büyür.

Çocuk son sorusunu sordu:

“Peki işlerin liyakatli kişilere verilmesi için bize düşen sorumluluk nedir?”

Önce kendimizi liyakatli hale getirmek, dedim.

Sadece hak aramak yetmez; hak edecek emeği de göstermek gerekir. Dersimize çalışmak, işimizi iyi yapmak, sözümüzde durmak, zamanında gelmek, gelişmeye açık olmak, adil davranmak, başkasının hakkına saygı göstermek bizim sorumluluğumuzdur.

İkincisi, kendi küçük çevremizde adil olmaktır. Sınıfta görev dağıtırken, ekip kurarken, arkadaş seçerken, birine söz hakkı verirken bile “Kim daha yakın?” diye değil, “Kim bu işi daha iyi ve daha sorumlu yapar?” diye düşünebilmeliyiz.

Üçüncüsü, haksızlık gördüğümüzde bunu yıkıcı değil, yapıcı biçimde dile getirmektir. Bağırarak, kırarak, suçlayarak değil; ölçüt sorarak, gerekçe isteyerek, hakkaniyeti hatırlatarak…

Çünkü liyakat kültürü sadece yukarıdan aşağıya kurulmaz. Ailede, okulda, sınıfta, ekipte, mahallede ve iş yerinde küçük adalet alışkanlıklarıyla büyür.

Son sorusu belki de en güzeli oldu:

“Liyakat toplumun bir talebi mi olmalı, yoksa liderin bir özelliği mi olmalı?”

İkisi de, dedim.

Toplum liyakat istemezse, liderler bu konuda yeterince dikkatli olmayabilir. Ama lider liyakate inanmazsa, toplumun talebi de karşılık bulmaz.

Bu yüzden liyakat hem aşağıdan yukarıya bir toplumsal beklenti hem de yukarıdan aşağıya bir yönetim ahlakı olmalıdır.

İyi lider, kendisine benzeyeni değil, işi iyi yapacak olanı seçer. Kendisine en çok alkış tutanı değil, gerektiğinde doğruyu söyleyeni yanında tutar. Çünkü liyakatli insan bazen alkıştan çok uyarı getirir. Ama o uyarı, kurumu da insanı da toplumu da korur.

Röportaj bittiğinde çocuk teşekkür etti. Gerçi bu kadar güzel sorunun ardından hâlâ “çocuk” demeye dilim varmıyor ama…

Ben de ona teşekkür ettim. Hem bir kez daha bana bu asırlık tartışmayı hatırlattığı hem de güncel bir konuyu bu kadar sade ve net sorularla düşünmemi sağladığı için.


SON SÖZ

Liyakat, sanıyorum bir toplumun vicdan terazisidir. Yalnız yöneticilerin değil; evde, okulda, arkadaşlıkta, iş yerinde hepimizin meselesidir.

İlkel davranış ile erdemli davranış arasındaki önemli farklardan biri de budur: Hakkı hak edene teslim edebilmek.

Çünkü bir toplumda adalet duygusu zedelenmişse; diplomanın, makamın, zenginliğin, başarının ve gücün tek başına anlamı eksik kalır.

O yüzden liyakat dediğimiz şey, yalnızca bir atama ilkesi değildir.

Bir ahlak meselesidir.

Bir emek meselesidir.

Bir güven meselesidir.

Bir toplumun geleceğe hangi yüzle bakacağı meselesidir.

Evet, bütün bunların yanında içimi ferahlatan bir şey daha var: Eğer çocuklar şimdiden bu konuyu öğrenmeye, tartışmaya ve düşünmeye başlamışsa, gelecekten umut var demektir.

Belki de bir toplumun yarınını güzelleştirecek ilk adım, yarının büyüğünün şimdiden bu tür soruları sormasıdır.


Prof. Dr. Erkan YÜKSEL

**

11.05.2026 tarihinde şurada da yayınlanmıştır:

https://www.akademikakil.com/nedir-bu-liyakat-liyakat-dedikleri/erkanyuksel/








© Prof. Dr. Erkan Yüksel | www.erkanyuksel.org